İçeriğe atla
  • Kategoriler
  • Güncel
  • Etiketler
  • Popüler
  • Kullanıcılar
  • Gruplar
Deriler
  • Light
  • Brite
  • Cerulean
  • Cosmo
  • Flatly
  • Journal
  • Litera
  • Lumen
  • Lux
  • Materia
  • Minty
  • Morph
  • Pulse
  • Sandstone
  • Simplex
  • Sketchy
  • Spacelab
  • United
  • Yeti
  • Zephyr
  • Dark
  • Cyborg
  • Darkly
  • Quartz
  • Slate
  • Solar
  • Superhero
  • Vapor

  • Varsayılan (Arayüz Yok)
  • Arayüz Yok
Daralt
Marka Logo
Ajan47undefined

Ajan47

@Ajan47
Global Moderator
Hakkında
İleti
32
Konu
32
Shares
0
Gruplar
1
Takipçiler
0
Takip Edilenler
0

İleti

Güncel En İyi Tartışmalı

  • Crimson Desert’te Arkadaşlarınızı Nasıl Güçlendirir ve Yeni Beceriler Açarsınız?
    Ajan47undefined Ajan47

    Crimson Desert’te Arkadaşlarınızı Nasıl Güçlendirir ve Yeni Beceriler Açarsınız?

    Crimson Desert’in en önemli sistemlerinden biri olan Arkadaş  sistemi, başta karmaşık görünse de aslında Greymane Fakültesi Görevleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Howling Hill Kampını geliştirmek ve Arkadaşlarınızın seviyesini yükseltmek, oyunun ilerlemesi açısından kritik öneme sahiptir.

    Arkadaş Sistemi Nasıl Çalışır?

    Howling Hill Kampınızdaki her Arkadaş benzersiz bir beceri setine sahiptir. Ancak bu becerilerinin bir kısmı kilitli durumda gelir ve Camp Yükseltmeleri yoluyla açılması gerekir. Yeni beceriler, tamamen yeni Arkadaşlar elde etmekten daha çok kamp altyapısını geliştirmeye bağlıdır.

    Yeni Arkadaş bulmak için şu adımları izleyin:

    • Marinus’tan aldığınız söylentileri takip edin

    • Söylentiler sizi harita üzerinde belirli noktalara yönlendirecektir

    • Bu noktaları keşfederek yeni Arkadaşlar kazanabilirsiniz

    • Yeterli Arkadaş topladığınızda Howling Hill’e dönün

    Kamp Yükseltmesi ve İlerleme

    Howling Hill’e varıp “Inspect” tuşuna (PlayStation’da üçgen, Xbox’ta Y) bastığınızda Dispatch Mission başlatabilirsiniz. Her Kamp Yükseltmesi tamamladığınızda, daha fazla söylenti ve dolayısıyla yeni Arkadaş keşfetme imkanı elde edersiniz. Bu, oyunun Chapter 4’ten itibaren başlar ve Greymane Fakültesi Görevlerinin “Grounds of the Sunrise” sekmesiyle doğrudan ilişkilidir.

    Önemli Bilgiler: Arkadaşlarınız Hakkında Bilinmesi Gerekenler

    Arkadaş sistemi kullanırken aklınızda tutmanız gereken bazı kurallar vardır. Arkadaşlar bireysel XP barlarına sahip değildir, yani normal quest ve savaşlardan seviye kazanmazlar. Dispatch Misyonları tamamlayarak ya da Carl’a kaynaklar bağışlayarak Arkadaşlarınızın seviyesini doğrudan yükseltemezsiniz. Tüm beceri geliştirmesi kamp yükseltmeleriyle sınırlıdır.

    Arkadaş sistemi Crimson Desert’te sadece bir mekanik değil, oyunun ana ilerleme sisteminin merkezidir. Howling Hill Kampını güçlü tutmak, hem Greymane Fakültesi görevlerini verimli hale getirirken hem de yeni Arkadaşları açığa çıkarmanızı sağlar. Sistem başlangıçta karmaşık gibi görünse de, bir kez anladıktan sonra oyunun en derin katmanlarından birini kontrol etmiş olursunuz.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • Steam Deck 2 2028’de Geliyor
    Ajan47undefined Ajan47

    Steam Deck 2 2028’de Geliyor

    Valve, taşınabilir oyun konsolunda devrim yaratan Steam Deck’in halefi için hazırlıklarını sürdürüyor. Güvenilir sızıntı kaynakları son günlerde 2028 yılını Steam Deck 2’nin piyasaya çıkış tarihi olarak işaret ediyor ve ilk bakışta uzun görünse de, bu gecikme oyuncular için gerçek anlamda büyük bir avantaja dönüşebilir.

    Kaynaklar, Valve’ın yeni cihazı RDNA 2 ve Zen 2 mimarilerinin yerine AMD’nin en güncel RDNA 5 ve Zen 6 çipleriyle donatacağını belirtiyordu. Mevcut nesil Steam Deck OLED modeli, ekran iyileştirmeleri ve RAM hızındaki artışlar dışında büyük bir performans değişimi sunmadı. Valve yöneticisi Pierre-Loup Griffais, şirketin yüzde 30 veya 50’lik kısmi performans artışlarıyla değil, oyunculara gerçekten anlamlı bir teknolojik sıçrama sunmakla ilgilendiğini belirtmişti.

    Ram ve NAND bileşen krizinin cihazın piyasaya çıkış tarihini biraz uzatabileceği söylense de, bu durum avantaja dönüşüyor. Valve bu süreyi değerlendirerek, PlayStation 6 ve Xbox’un aksine yarı özel bir SoC yerine açık mimarilere dayalı çok daha güçlü bir sistem sunabilecek. Nintendo Switch 2’nin bile performans anlamında geride kaldığı mevcut model, 2028’de tamamen farklı bir taşınabilir PC deneyimi sağlayacak.

    Vali şirketi her zaman anlamlı bir devam modelini tercih ettiğini göstermiştir. Orjinal ve OLED modelindeki ufak dokunuşlar, topluluğun kapsamlı bir güncelleme taleplerine rağmen sınırlı kalmıştı. Görünen o ki, Valve’ın büyük donanımsal sıçrama için oyuncuların 4 yıl daha beklemesi gerekecek. İlk modeli çıkışından bu yana 4 milyona yakın satış yapan Steam Deck, bu bekleme süresince bütün pazarı daha da şekillendirmeye devam edecek.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • Gears of War E-Day Türkçe Altyazı ve Arayüz ile Çıkıyor
    Ajan47undefined Ajan47

    Gears of War E-Day Türkçe Altyazı ve Arayüz ile Çıkıyor

    Xbox’ın en beklenen yapımlarından Gears of War: E-Day, nihayet Türkçe dil desteği konusunda açıklamada bulundu. İyi haber şu: oyun çıkış günden itibaren Türkçe arayüz ve altyazı seçenekleriyle gelecek. Kötü haber ise Türkçe seslendirme şimdilik listede yok.

    Oyunun resmi mağaza sayfasında yer alan dil tablosu incelendiğinde, Türkçe yerelleştirmesinin metin tabanlı bir destek şeklinde sunulacağı anlaşılıyor. İngilizce, Almanca, Fransızca ve Japonca gibi dillerden farklı olarak, Türkçe – Arapça, Çekçe ve Felemenkçe gibi – sadece arayüz ve altyazı çevirisiyle desteklenecek.

    Bu Neden Önemli?

    Gears of War serisinin kökenlerine dönüş niteliğindeki E-Day, özel bir yapım. Karakterlerin diyalogları ve hikayenin duygusal derinliği, anadil altyazılarıyla çok daha iyi anlaşılabilecek. Özellikle karanlık atmosferi olan, hikaye ağırlıklı oyunlarda Türkçe metin desteği, oyuna dalma deneyimini önemli ölçüde geliştiriyor.

    Türkiye pazarına verilen bu önem, gelecekteki AAA yapımlar için de umut verici bir işaret. Giderek daha fazla büyük yapımcı, Türkçe yerelleştirmeyi çıkış gününde sunmaya başlıyor ve bu eğilim devam ettiği sürece, Türk oyuncuların da söz sahibi olduğu mesaj veriyor.

    Seslendirme Konusunda Beklenti

    Elbette tam Türkçe dublaj olmasa da, menü ve hikaye metinlerini anlamak bile oyun deneyimini radikal şekilde iyileştiriyor. Uzun yıllardır İngilizce altyazıyla oyun oynamaya alışan oyuncular için bu bir rahatlama. Gelecekte, eğer oyun başarılı olursa, Türkçe seslendirme eklenmesi de mümkün.

    Özetle

    Gears of War: E-Day, Türk oyuncularına tam destek vermese de, çıkış günden itibaren arayüz ve altyazı desteğiyle geliyor. Bu, Xbox ekosisteminin Türkiye’yi ciddiye aldığının kanıtı. Oyun seslendirmede İngilizce kullanmaya devam edecek, ancak hikayeleri ve menüleri artık kendi dilimizde deneyimleyebileceğiz.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • PlayStation 6 ve PSP 2 Geliyor: Sony’nin Hibrit Oyun Geleceği Şekilleniyor
    Ajan47undefined Ajan47

    PlayStation 6 ve PSP 2 Geliyor: Sony’nin Hibrit Oyun Geleceği Şekilleniyor

    Sony, PlayStation 5’in yaşam döngüsünün ortasında iken sektörü şoka uğratacak bir hamle hazırlıyor. PlayStation 6’nın yanı sıra, Nintendo Switch tarzı dock sistemiyle televiyona bağlanabilen ve yerel oyun çalıştırabilen yeni bir el konsolu geliştiriliyor. Oyun dünyasının bu dev adımı, mobil oyun pazarındaki dengeleri tamamen değiştirebilir.

    Sony’nin stratejisinin merkezinde “nerede istersen orada oyna” felsefesi yatıyor. Geliştirilen el konsolu, sadece PS5 ve PS6 oyunlarını güçlü performansla çalıştırmakla kalmayacak, aynı zamanda dock vasıtasıyla daha yüksek çözünürlükte television oyununu da destekleyecek. Bu yaklaşım, PlayStation ekosistemini tamamen taşınabilir hale getirme planının bir parçası.

    Teknik Özellikleriyle Endüstryyi Zorlaması Beklenen Donanım

    Sony’nin PlayStation 6 için belirlediği teknik mimarisi giderek netleşiyor. AMD ile devam eden ortaklık, Zen 6 işlemci mimarisi ve yüksek bant genişliğine sahip GDDR7 bellek yapısı kullanımını öngörüyor. Ancak burada önemli bir sorun ortaya çıkıyor: yapay zeka veri merkezlerinin artan bellek talebi, GDDR7 fiyatlarını yükseltmekte ve Sony’nin üretim maliyetlerini zorlayacak konumdadır.

    Bu faktör, PlayStation 6’nın orijinal 2027 sonu lansmanını 2028 hatta 2029’a kadar erteleyebilir. Ayrıca, sızıntılara göre PlayStation 6’nın üretim maliyeti 750 doları aşıyor; nihai pazar fiyatı ise 700-800 dolar bandında bekleniyor.

    El Konsolunun Potansiyeli: Xbox Series S’i Geçebilir

    PSP 2 olarak anılan yeni taşınabilir cihazın teknik kapasitesi çok göz korkutucu. Sektör içi raporlara göre, cihazın GPU performansı Xbox Series S’in seviyesini aşabilir ve özellikle ışın izleme (ray tracing) teknolojisinde taşınabilir segmenti dönüştürebilir. El konsolu, PS4 ve PS5 oyunlarını yerel olarak çalıştırma yeteneğine sahip olacak; PS6 başlığı ise düşük güç modunda desteklenecek.

    Fiyatlandırma Stratejisinde Erişilebilirlik Vurgusu

    Sony, el konsolunun 400-500 dolar bandında fiyatlandırılacağını planlıyor. Bu rakam, PlayStation Portal’ın uzak oyun yayını konseptinin aksine, bağımsız donanım özelliğiyle müşterilere gerçek bir alternatif sunacak. Ana konsol PS6’ya erişemeyen oyuncular, bu cihazla yüksek performanslı PlayStation deneyimini taşıyabilecek.

    Grafik ve Soğutma Sisteminde İnovasyon

    Yeni el konsolu, taşınabilir PSSR adı verilen yapay zeka destekli grafik iyileştirme teknolojisini entegre edecek. Gelişmiş soğutma sistemleri, cihazın yüksek performansı uzun süreli oturumlar boyunca sürdürmesini sağlayacak. Geniş uyumluluk desteği de, PlayStation kütüphanesinin ezici çoğunluğunun taşınabilir ortamda çalışmasını garanti edecek.

    Sony, Nintendo Switch’in taşınabilir oyun pazarındaki hakimiyetini ve PC tabanlı el konsolları trendinizin başarısını yakından gözlemledi. PSP 2 projesi, bu trendlere PlayStation’ın yanıt vermesi anlamına geliyor. Aynı anda PS6 lansmanı yaparak, Sony oyunculara tam ekosistem entegrasyonu sunmayı hedefliyor.

    PlayStation tarihinin en belirleyici dönüş noktalarından biri olabilecek bu hamle, mobil ve ev oyunculuğunun sınırlarını silecek. Ancak GDDR7 tedarik krizinin sorun yaşatabileceğini ve sunulan tarihlerinin gecikmesinin olası olduğunu da göz önünde tutmak gerekli.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • Büyük Zafer: BTK’nın Oyun Platformlarını Kapatma Yetkisi Torba Yasadan Çıkarıldı
    Ajan47undefined Ajan47

    Büyük Zafer: BTK’nın Oyun Platformlarını Kapatma Yetkisi Torba Yasadan Çıkarıldı

    Türkiye’deki oyuncu ve teknoloji topluluğu için müjde: Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) oyun platformlarını ve sosyal ağları kapatma yetkisi veren madde, TBMM’de görüşülen torba yasadan tamamen çıkarıldı. Aylardır süren #oyunumadokunma kampanyasının pes etmeyen çabaları nihayet meyvesini verdi.

    NEDEN ÖNEMLİ?

    Eğer bu madde yasalaşsaydı, BTK Türkiye’deki tüm sosyal ağ sağlayıcıları ve oyun dağıtıcılarını anında erişime kapatabilme yetkisine sahip olacaktı. Bu durum, milyonlarca oyuncunun favori platformlarına birden erişememesi anlamına geliyordu. Steam, Epic Games Store, Discord, Twitch gibi yaşamsal hizmetlerin tamamen kesilmesi mümkün hale geliyordu.

    KAMUOYU GÜCÜ SONUÇ VERDİ

    Sağlık Komisyonu’nda görüşülen bu sansür maddesi kamuoyunun tepkisine dayanamadı. Oyuncular sosyal medyada #oyunumadokunma etiketi altında aylar boyunca birleşerek muhalefet ettiler. Ülke genelinde bu ortak ses ve yoğun tepki, mecliste kararı değiştirmeye yeterli oldu.

    Bu gelişme, dijital platformlarda organize edilen toplumsal dayanışmanın ne kadar etkili olabileceğini gösterdi. Oyuncu ve teknoloji topluluğunun birlik halinde gösterdikleri direniş, kısıtlayıcı hukuki adımların geri çekilmesinde belirleyici rol oynadı.

    ÖZETLE

    Torba yasadan çıkarılan madde, geniş kapsamlı internet sansürü riski ortadan kaldırdı. Örgütlü kampanyaların gücü bu kez başarı ile sonuçlandı. Ancak soru şu kalıyor: Benzer tehditlere karşı #oyunumadokunma hareketi gelecekte de aynı caydırıcılığı sağlayabilecek mi? Oyuncu ve teknoloji topluluğunun cevabı, sonraki mücadelerde belli olacak.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • PlayStation 6 Fiyat Şoku: 750 Dolarlık Üretim Maliyeti Açıklandı
    Ajan47undefined Ajan47

    PlayStation 6 Fiyat Şoku: 750 Dolarlık Üretim Maliyeti Açıklandı

    Sony’nin yeni nesil oyun konsolu PlayStation 6 için sızdırılan veriler, oyun dünyasında büyük tartışmalara neden oldu. Donanım maliyetlerinin 750-760 dolar civarında olacağı belirtilen PS6, nihai satış fiyatıyla tarihin en pahalı ana akım konsolu olabilir.

    Sony’nin PlayStation 6 Ar-Ge Bütçesi Rekor Kırıyor

    Teknoloji dünyasının güvenilir kaynakları, Sony’nin yeni konsolu için ayırdığı bütçenin önceki hiçbir nesille kıyaslanamayacak seviyelere ulaştığını ortaya koydular. Donanım sızıntılarıyla bilinen KeplerL2 gibi kaynaklar, birim başına üretim maliyetinin yaklaşık 750-760 dolar olacağını tahmin ediyor. Bu, PlayStation 5’in çıkış dönemindeki maliyetlerin önemli ölçüde üzerinde.

    Fiyatlandırma Sorusu

    Sony’nin bu yüksek üretim maliyetini nasıl karşılayacağı büyük bir merak konusu. Şirket eğer geleneksel “zararına satış” yöntemini tercih ederse, konsol yaklaşık 699 dolar fiyatla raflara çıkabilir. Ancak maliyeti doğrudan tüketiciye yansıtmayı seçerse, fiyat 999 dolara kadar tırmanabilir ve tarihin en pahalı ana akım konsolu unvanı PS6’ya geçebilir.

    AMD ile Milyar Dolarlık Ortaklık

    Bütçenin aslan payı, donanım ortağı AMD ile yapılan geliştirme anlaşmasına gidiyor. PS6’nın “Robin” kod adıyla anılan özel APU (Hızlandırılmış İşlem Birimi) ünitesi, AMD ile milyarlarca dolarlık bir Ar-Ge sürecinden geçiyor. Bu yonga seti, TSMC’nin ileri teknoloji olan 2nm (N2) üretim prosesiyle üretilecek.

    Teknolojik Atlayış: Zen 2’den Zen 6’ya

    PS6’nın İşlemci Mimarisi: PlayStation 5’teki Zen 2 mimarisinden doğrudan Zen 6 mimarisine geçiş planlanıyor. Bu devasa adım, işlemci performans darboğazını çözecek.

    Grafik Performansında 3 Kat Artış: RDNA 5 mimarisine dayalı GPU, PlayStation 5’e kıyasla 3 kat daha fazla rasterization performansı sunacak ve 34-40 TFLOPS işlem gücüne ulaşacak.

    ışın İzleme Devrimi: Yeni “Neural Arrays” birimleri sayesinde ray tracing performansı PS5’ten 5 ila 10 kat daha güçlü olacak. Bu, RTX 5080/5090 seviyesinde grafik kalitesi demek.

    Bellek Maliyeti Lansmanı Etkileyebilir

    Sony’nin bütçe planlamasındaki en büyük zorluk, küresel RAM fiyat dalgalanmaları. PS6’da kullanılacak GDDR7 bellekler saniyede 640 GB bant genişliği sunacak olsa da, üretim maliyetlerini ciddi şekilde artırıyor. Bazı raporlara göre, Sony bellek maliyetleri nedeniyle lansman tarihini 2027 sonuna veya 2028 başına ertelemeyi düşünüyor.

    Konsollar Lüks Ürün Kategorisine Doğru mu?

    Sony’nin PlayStation 6’ya yaptığı devasa yatırım, oyun konsollarını “erişilebilir teknoloji” kategorisinden “lüks tüketim” segmentine taşıyabilir. Şirket, bir taraftan bulut oyun servisleriyle donanım bağımsız bir ekosistem kurmaya çalışırken, diğer taraftan fiziksel konsolunu dünyanın en güçlü eğlence sistemi haline getirmeye milyarlarca dolar yatırıyor.

    Özetle

    PlayStation 6, sadece görsel ve performans açısından değil, fiyat ve teknolojik yatırım tarafından da tüm rekorları kıracak gibi görünüyor. Üretim maliyetinin 750 doları aşması, nihai satış fiyatının da yüksek olacağına işaret ediyor. Oyuncular açısından bu, konsol seçimi yapabilmek için daha derin cebine sahip olmanın gerekli olabileceği anlamına geliyor.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • ENGELSİZ FİLMLER FESTİVALİ 24-30 NİSAN’DA ANKARA’DA
    Ajan47undefined Ajan47

    On dördüncü yılında, 24 – 30 Nisan 2026 tarihleri arasında Goethe Institut’te sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanan festivalin Kısa Film Yarışması programında 10 ülkeden, 15 film yer alıyor.

    Puruli Kültür Sanat tarafından 2013 yılından bu yana bir arada film izlemek mümkün sloganıyla gerçekleştirilen Engelsiz Filmler Festivali, Kısa Film Yarışması’na bu yıl 34 ülkeden 182 kısa film başvurdu. Yarışmada finale kalan filmler sinema yazarları Öykü Sofuoğlu, Hasan Nadir Derin ve Kaan Denk’ten oluşan seçici kurul tarafından belirlendi.

    Finale kalan 15 kısa film açıklandı!

    Anastasiya Ostapenko’nun, bir genç kız ve babasının yıllar sonra karşılaşmasıyla ortaya çıkan gerilimi perdeye taşıyan filmi Aksana Nehir! (Run, River!), Ronak Jafari’nin İran’da idamdan kaçan siyasi tutuklu bir kadının hikâyesini takip eden Anka Tüyü (A Phoeni̇x Feather), Sevgi Şanlı’nın aşk ve rıza kavramlarını sorguladığı Birbirimize (To Each Other), Thibault Chollet’in fantastik maceralar çizmeyi bırakan bir gencin içsel yolculuğuna odaklanan animasyonuBoş Kare(The Empty Panel), Ana Vučićević’in bir grup arkadaşın sıkıntıyla geçen yaz tatillerini anlattığı Çukur Havuz (Pit-pool), Utku Ali Güler’in bulduğu notla hayatı değişmeye başlayan bir karakteri takip eden Feridun, Nikola Lorenzin’in bir mühendisin şüphe ve kaygıyla geçen saatlerine odaklanan filmi Güvenin Uçuşu (The Flight of the Moth), Olesya Smolkova’nun kamerasını bir annenin tatil gününe çevirdiği filmi İzin Günü (Day Off), geçtiğimiz sene Engelsiz Filmler Festivali Kısa Film Yarışması’ndan En İyi Film Ödülü ile ayrılan Lam Can-zhao’nun hayvanat bahçesinden kaçan bir kaplanla sakin bir köyde yaşayan 12 yaşındaki Dan’ın altüst olan hayatına odaklanan yeni filmi Kaplan Kükrediğinde(When the Tiger Roars), Mirjam Plettinx’in bir karınca karakteri üzerinden sorumlulukların getirdiği yük ve çelişkileri hikayeleştirdiği canlandırma film Küçük Bir Hikaye (Little Story), Mehdi Mirbagheri’nin, iş arayışındaki Narges’in en derin korkuları ile yüzleşmesini konu alan filmi Mış Gibi (Pretension), Violette Delvoye’nin önemsiz bir gerginliğin tedirgin edici ve samimi bir meydan okumaya dönüşmesini ele aldığı filmi Penceremin Altındaki Çamur (The Mud Under My Window), Anastasiia Savenko-Sadovski’nin geçmiş ve yeni bir şehirdeki geleceği arasında sıkışan bir genç kızın aradığı sesi bulma serüvenini takip ettiği Sibirya’dan Pekin’e (From Siberia to Beijing), Samir Syriani’nin yönettiği, bombardıman korkusuyla uykusuz bir gece geçiren bir çiftin yapmak zorunda oldukları trajik tercihi merkezine alan Ya Bu Gece Burayı Bombalarlarsa? (What If They Bomb Here Tonight?) ve Maryam Esmaeili ve Ali Babai’nun birlikte yönettikleri, intihar etmek üzere olan bir çocukla karşılaşan bir genç kızın çocuğu intihardan vazgeçirme çabasını izleyeceğimiz Yaz Üçgeni (Summer Triangle) filmleri, Engelsiz Filmler Festivali 2026 Kısa Film Yarışması programında yer alıyor.

    Ödül Töreni 30 Nisan’da!

    On ülkeden kısa filmcileri bir araya getiren Kısa Film Yarışması’nın jürisinde ise Londra Loughborough Üniversitesi’nden sinema araştırmacısı Theresa Heath, Goethe-Institut Ankara kültür bölümünden Linda Rödel Çiftçive muhreç akademisyen, yönetmen ve yapımcı Emre Yalgın değerlendirecek.

    Jüri üyelerinin sahiplerini belirleyeceği En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödülleri ile izleyicilerin oylarıyla belirlenecek İzleyici Ödülü’nün kazananları, 30 Nisan Perşembe günü Goethe-Institut’ta yapılacak ödül töreninde açıklanacak.

    1. Engelsiz Filmler Festivali hakkında diğer bültenlere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

    Festival hakkında ayrıntılı bilgi için www.engelsizfestival.com adresi ziyaret edilebilir.

    ENGELSİZ FİLMLER FESTİVALİ 24-30 NİSAN’DA ANKARA’DA yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.

    Sinema ve Dizi Haberleri sinema film

  • Kadın Doğulmaz Kadın Olunur: Sultana ve Tuba Büyüküstün
    Ajan47undefined Ajan47

    Kadın Doğulmaz Kadın Olunur: Sultana ve Tuba Büyüküstün

    Kaynakça

    “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Simone de Beauvoir

    Ali Kemal Güven ve Erdi Işık’ın son dönem sinemamızda, ana akım anlatı kalıplarının dışına taşan ve öznelik biçimlerine doğrudan temas eden bir anlatı hattı kurdukları dikkat çekmektedir. Güven’in yazıp yönettiği Kraliçe Fabrikada ve Çilingir Sofrası ile Işık’ın senarist olarak katkı sunduğu LCV, Kül, On Saniye ve Mukadderat filmleri, Türkiye’de yerleşik “makbul” kadınlık ve erkeklik temsillerini çözerek yeniden kurarlar. Bu filmler, karakterlerini sabit ve bütünlüklü kimlikler yerine kırılgan, çelişkili ve dönüşüm halinde öznelikler olarak ele alırlar. Böylece toplumsal normların içselleştirilme ve gündelik yaşam içinde yeniden üretilme süreçlerini görünür kılan temsil biçimlerinin sınırlarını zorlarlar.

    Güven ve Işık’ın İstanbul Film Festivali’nde yarışacak yeni filmleri Sultana’nın, bu temsil rejimini sürdürerek benzer bir sorgulama hattını devam ettirmesi beklenebilir. Fragmanda yer alan sahneler, gece kulübünde kadınlar arasındaki hiyerarşi ve rekabetin beden üzerinden kurulduğuna işaret etmektedir. Söz konusu iktidar düzeninin arka planında erkek egemen bir yapının etkisi sezilirken, yönetmenlerin önceki filmleri göz önünde bulundurulduğunda, bu hiyerarşik ve denetleyici yapının filmde de görünür kılınarak eleştirel bir mesafeye açılması muhtemel görünmektedir.

    Ancak Sultana, izleyiciyle buluşmadan önce, Tuba Büyüküstün’ün bedeni etrafında şekillenen “vücut kılı” tartışmasıyla gündeme gelmiş görünüyor. Sosyal medyadaki yorumları gördüğümde ilk tepkim bunun son derece önemsiz ve absürt bir tartışma olduğu yönündeydi. Bu durum üzerine bir yazı yazmak ve onu yeniden gündeme taşımanın, eleştirilen söylemi istemeden yeniden üretme riskini de barındırdığı açıktır. Tartışmanın çıkış noktası gündelik akış içinde önemsiz sayılabilecek bir görsele dayansa da, görselin bu denli hızlı biçimde yayılması ve yoğun bir etkileşim üretmesi, bu tartışmayı bütünüyle “anlamsız” ilan etmenin de başlı başına bir tutum olabileceğini düşündürdü bana. Çünkü bu görsel aracılığıyla oluşan etkileşim, yerleşik yapıları görünür kılma potansiyeli açısından dikkate değer görünmektedir. Üstelik görselin manipüle edilmiş olma ihtimali, tartışmanın gerçek bir bedenden ziyade, o bedene atfedilen imge ve beklentiler üzerinden kurulduğunu daha da görünür kılıyor. Bu durum, normatif tepkilerin maddi gerçeklikten bağımsız olarak, zihinsel temsiller ve yerleşik estetik kodlar üzerinden üretildiğini düşündürmektedir.

    Türkiye bağlamında bu tarz bir tartışmanın güncelliğini ve sertliğini hala koruyor olması tesadüf değildir. Bu fotoğraf, Türkiye’de “ideal kadın” imgesiyle özdeşleşmiş bir bedenin bu normlarla kurduğu gerilimi görünür kılarken, bu normun merkezinde yer alan bir bedenin bu sınırları zorlaması nedeniyle daha güçlü bir etki yaratıyor. Yani buradaki mesele, bedenlerin ve kimliklerin nasıl görünmesi gerektiğine dair sınırların ihlalinin, toplumsal düzen açısından bir tehdit olarak algılanması olarak okunabilir.

    Aslında tarihsel süreklilik göz önünde bulundurulduğunda, bu normların sabit ve evrensel olmadığı görülebilir. Bedenle kurulan ilişki, dönemsel koşullara bağlı olarak sürekli yeniden şekillenir. Bu dönüşümün belirginleştiği kırılma noktası ise 20. yüzyılda tüketim toplumunun gelişimiyle birlikte ortaya çıkmış görünmektedir. Bu dönemde ev içinde ayrı bir banyonun bulunması, düzenli yıkanma ve bedenin sürekli kontrol altında tutulması, özellikle orta sınıf için bir statü göstergesi haline gelir. Aynaların yaygınlaşmasıyla birlikte bedenin daha yakından incelenmesi mümkün hale gelirken, kıl gibi daha önce pek de sorun edilmeyen özellikler de görünürlük kazanır. Bu dönüşüm sırasında Gillette gibi şirketler, ortaya çıkan yeni bakım alışkanlıklarını hızla ticarileştirirler. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında askerler için üretilen pratik tıraş setleri, kısa sürede geniş kitlelere yayılır ve düzenli tıraş alışkanlığı gündelik hayatın parçası haline gelir. Savaş sonrasında bu alışkanlık sivil hayata da taşınır. Agresif reklam kampanyalarıyla tıraş, modern yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olarak sunulur. Kadınlara yönelik ürünlerde ise “tıraş” ve “jilet” gibi ifadelerden özellikle kaçınılarak, bakım pratikleri daha yumuşak ve dolaylı bir dil üzerinden pazarlanır. Buna rağmen birçok kadının erkeklere ait jiletleri kullanmaya başlaması, bu normların gündelik hayat içinde ne kadar hızlı içselleştirildiğini de gösterir (Herzig, 2015, 154-157). Reklam stratejileri aracılığıyla koltuk altı kılları “istenmeyen bir fenomen” ve bir “uygunsuzluk göstergesi” olarak yaftalanırken milyarlarca dolarlık bir endüstri, “bakımlı kadın” mitini disipliner bir norma dönüştürerek toplumsal hafızaya kazımış görünüyor. Bu süreç, kapitalist üretim ilişkileri ile patriyarkal denetim mekanizmalarının kesişiminde şekillenmiştir.

    Sanat ve popüler kültür tarihi, bedensel normların mutlak olmadığını ve kırılganlığını ifşa eden çarpıcı örneklerle doludur. Farklı dönemlerde kadın bedenini standartlaşmış estetik kalıpların dışında temsil eden figürler, bedenin politik ve kültürel bir mücadele alanı olduğunu hatırlatmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında feminist hareketler, beden kıllarına yönelik bu normatif beklentileri açık biçimde sorgulamaya başlar. 1970’lerde özellikle Amerika’da yükselen kadın özgürleşme hareketi, kılsızlık idealini kadın bedenini belirli bir “masumiyet” ve denetlenebilirlik çerçevesinde tutan kültürel bir norm olarak ele alır (Herzig, 2015; 144-145). Bu bağlamda beden kıllarının görünür kılınması yerleşik estetik ve toplumsal beklentilere karşı geliştirilen politik bir ifade biçimi olarak anlam kazanır.

    Bu tartışmalar, zamanla popüler kültürde somut karşılıklar bulur ve geniş kitleler için görünür hale gelir. İlk aklıma gelen örnek 1999 yılında Julia Roberts’ın bir film galasında koltuk altı kıllarının görülmesinin medyada yoğun tartışmalara yol açmasıdır. Bu eylem kasıtlı bir protestodan ziyade bedenin doğallığının kamusal alana plansız bir sızıntısı gibi yorumlanabilir ve tıpkı Sophia Loren’in yıllar sonra tekrar gündem olan fotoğrafları veya Frida Kahlo’nun otoportreleri gibi “pürüzsüzlük” normunun mutlakiyetini sarsar.

    Tekrar filme geri dönersem, Sultana filmi etrafında şekillenen bu tepkiler, meselenin ekranda görünen bedenden ziyade, o bedene yöneltilen “terbiye edici” bakışla ilgili olduğu üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Yine de bu tartışmaların asıl kıymeti, bedenin, öznenin en mahrem ve özerk alanı olduğunu hatırlatmasındadır. Nihayetinde bu sürecin, hem kendi bakışımızı hem de o bakışı inşa eden görünmez denetim mekanizmalarını sorgulamak ve onlarla dürüstçe yüzleşmek için zihin açıcı bir vesile olmasını ümit ediyorum.

    • Herzig, Rebecca M. Plucked: A History of Hair Removal. New York: New York University Press, 2015.
    Sinema ve Dizi Haberleri sinema film

  • DRAMA: MUTLU ETMEK İÇİN YALAN MI SÖYLERSİNİZ? ÜZME PAHASINA DOĞRULARI MI?
    Ajan47undefined Ajan47

    DRAMA: MUTLU ETMEK İÇİN YALAN MI SÖYLERSİNİZ? ÜZME PAHASINA DOĞRULARI MI?

    Her toplum seçtiği lider kadardır.  Birleşik Devletlere bakınca bunu açıkça görebilirsiniz. Trump gibi…

    Evlenmeden önce DRAMA adlı filmi izlemenizi önermem.

    Vazgeçersiniz sonra. Bu zamanda gençlik maalesef neden evlendiğinin farkında bile değil.

    Çevremde çok var. En yakınlarım dahil.

    Kimi zamanı geldiği için, kimi aile baskısı ile kimi töresel nedenler ile zorunda kaldığı için, kimi eve çift maaş girsin diye… uzatmaya gerek yok.

    Flört edip iyi günde kötü günde, açlıkta toklukta, varsıllıkta yoksullukta birbirine destek olacak çiftler yok artık.

    DRAMA filminde ise ön yargılar yatırılmış masaya.

    “Mesela” üzerinden fırtınalar kopuyor. Dostluklar pamuk ipliği ve kimse burnundan kıl aldırmıyor gibi. Herkes saf ipek beyazında sanıyor kendini.

    Yukarıda dediğim gibi Amerikan halkı aptaldır. Bakmayın bireysel Freud sohbetlerine, Sanat Müzeleri’ne.

    Her şey ticaridir. Satmayan -ağacın gölgesi- bile beş para etmez o ülkede. Filmi yazan ve çeken farkında olmadan bunu kanıtlıyor biz. Dans, çiçekçi, fotoğrafçı, DJ, yemek seçimi, toplantılar, profesyoneller ve ödemeler, ödemeler…

    Küçüklüğünde içinden geçenleri anlattı diye neler oluyor neler.

    Hani düşünce suç değildi?

    Yasal olarak belki. Ama siz, siz olun eş dost çevresinde sakın ola içinizden geçmişte düşündüklerinizi anlatmayın.

    Yapışıp kalır.

    Filme gelince, 25 yaş ve yukarısı kadın-erkek herkesin ilgisini çekebilir. Çeker de sever mi bilemem. Zaman zaman romantik zaman zaman kurgudan başımızı döndüren, hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği zaman atlamaları yorabilir.

    Son sözüm, size anlatılanların doğruluğunu teyit edin.

    Ardından başka hikâyeler çıkacaktır. Görünenler göründüğü gibi olamayabilir.

    Başlığımı bu nedenle attım.

    Bir paradokstur.

    Paradoksların çözümü olmaz.

    SEVGİYLE – DOSTLUKLA

    DRAMA: MUTLU ETMEK İÇİN YALAN MI SÖYLERSİNİZ? ÜZME PAHASINA DOĞRULARI MI? yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.

    Sinema ve Dizi Haberleri sinema film

  • HÜSEYİN NAZLIKUL’UN SON KİTABI: Regüle Yaşam LONGEVİTY
    Ajan47undefined Ajan47

    HÜSEYİN NAZLIKUL’UN SON KİTABI: Regüle Yaşam LONGEVİTY

    Yaşlanma, çoğu zaman kaçınılmaz bir biyolojik çöküş

    gibi anlatılır. Oysa bu kitap tüm bu anlatıyı tersine çeviriyor.

    Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul, okura şunu söylüyor: Yaşlanmak

    bir kader değildir; düzenin bozulmasıdır. Ve her bozulmuş

    düzen yeniden kurulabilir. Bağ dokusundan mitokondriye,

    bağırsak florasından vagal tonusa kadar bedenin görünmeyen

    LONGEVITY düzenleyici katmanlarına inen bu eser; epigenetik saatimizi nasıl

    yavaşlatabileceğimizi, hatta geri sarabileceğimizi anlatıyor.

    Genç kalmanın estetik bir arayış değil; hücresel bir uyanış,

    biyolojik bir düzen ve ruhsal bir bütünlük olduğunu hatırlatıyor.

    Modern tıbbın en güncel verilerini Regülasyon Tıbbı’nın bütüncül

    perspektifiyle harmanlayan bu çalışma; yalnızca ömrü uzatmayı

    değil, her güne daha diri, daha berrak ve daha canlı uyanmayı

    mümkün kılan bir yol haritası sunuyor.

    Hücrelerin fısıltılarını anlamak, bedenin şarkısını yeniden

    duyabilmek ve yaşamın ritmini yeniden kurmak isteyen herkes

    için güçlü bir rehber…

    Regüle Yaşam Longevity, bilimsel olduğu kadar ilham verici,

    şiirsel olduğu kadar gerçekçi bir yolculuk…

    HÜSEYİN NAZLIKUL’UN SON KİTABI: Regüle Yaşam LONGEVİTY  yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.

    Sinema ve Dizi Haberleri sinema film

  • Logitech MX Master 4 İnceleme
    Ajan47undefined Ajan47

    Logitech MX Master 4 İnceleme

    Tasarım: Tanıdık Ama Daha Olgun

    Ergonomi: Sınıfının En İyilerinden Biri

    Tuşlar ve Kontroller: Artık Daha Akıllı

    Haptic Feedback: Küçük Ama Etkili Detay

    Actions Ring: Gerçek Oyun Değiştirici

    Sensör ve Performans

    Bağlantı ve Çoklu Cihaz Deneyimi

    Batarya Performansı

    Yazılım: Gerçek Güç Burada

    Gerçek Kullanım Senaryoları

    1. Ofis Kullanımı

    2. Video Edit

    3. Grafik Tasarım

    4. Yazılım Geliştirme

    MX Master 3S vs MX Master 4

    Satın Alma Yorumu

    Alınır Eğer:

    Alınmaz Eğer:

    Sonuç: Kime Hitap Ediyor?

    Üretkenlikte Yeni Zirve mi?

    Bilgisayar başında geçirilen saatler arttıkça, kullandığınız ekipmanların kalitesi doğrudan verimliliğinizi etkiliyor. Özellikle mouse gibi sürekli temas halinde olduğunuz bir donanım, hem konfor hem de hız açısından kritik rol oynuyor. Logitech’in yıllardır “premium üretkenlik mouse’u” segmentinde zirvede yer alan MX Master serisi, yeni modeli MX Master 4 ile çıtayı bir kez daha yükseltmeyi hedefliyor.

    Peki bu yeni model gerçekten devrimsel bir yükseltme mi? Yoksa zaten iyi olan bir ürünün makyajlanmış hali mi? Türkiye’deki kullanıcılar için fiyat/performans açısından mantıklı bir tercih mi? Tüm detaylarıyla inceleyelim.

    Logitech, MX Master serisinin ikonikleşmiş tasarım dilini bozmak gibi bir risk almamış. MX Master 4’ü ilk gördüğünüzde “evet, bu bir MX Master” diyorsunuz. Ancak detaylara indikçe küçük ama önemli değişiklikler fark ediliyor.

    Mouse, sağ el ergonomisine uygun şekilde tasarlanmış. Başparmak desteği, avuç içi dolgusu ve doğal el pozisyonunu destekleyen eğimli yapı hâlâ bu serinin en güçlü yönlerinden biri. Uzun süreli kullanımda bile bilek ağrısını minimuma indirmesi, özellikle günde 6-8 saat bilgisayar kullananlar için büyük avantaj.

    Yeni modelde dikkat çeken değişiklikler:

    • Daha az kauçuk kaplama (uzun vadede soyulma sorununu azaltıyor)
    • Daha sert ve dayanıklı plastik yüzey
    • Daha rafine edilmiş tuş hissiyatı

    Önceki nesillerde bazı kullanıcıların şikayet ettiği “zamanla yapışkanlaşan yüzey” problemi büyük ölçüde çözülmüş gibi görünüyor.

    Ancak değişmeyen bir gerçek var:Bu mouse solak kullanıcılar için uygun değil. Ayrıca yaklaşık 140-150 gram ağırlığıyla hafif bir model de sayılmaz. Bu ağırlık masa kullanımında stabilite sağlarken, taşınabilirlik açısından dezavantaj yaratıyor.

    MX Master serisinin bu kadar popüler olmasının en büyük nedeni ergonomi. MX Master 4 de bu geleneği sürdürüyor.

    Eliniz mouse’un üzerine “oturuyor”, sıkmak zorunda kalmıyorsunuz. Bu da uzun kullanımda ciddi bir konfor farkı yaratıyor. Özellikle:

    • Grafik tasarımcılar
    • Yazılımcılar
    • Video editörleriiçin bu ergonomi farkı doğrudan performansa yansıyor.

    Başparmak bölgesindeki destek alanı, hem rahatlık sağlıyor hem de ek tuşlara erişimi kolaylaştırıyor. Logitech bu alana yeni bir işlev daha eklemiş: Actions Ring.

    MX Master 4, klasikleşmiş çift scroll tekeri sistemini koruyor:

    • Ana scroll (dikey)
    • Başparmak scroll (yatay)

    Ancak bu modelde en büyük yeniliklerden biri haptic feedback (titreşimli geri bildirim) ve Actions Ring sistemi.

    Mouse artık sadece fiziksel değil, dijital olarak da tepki veriyor. Scroll yaparken veya mod değiştirirken hafif titreşimlerle geri bildirim alıyorsunuz.

    Bu özellik ilk başta “gereksiz” gibi gelebilir ama kullanmaya başladıkça fark yaratıyor:

    • Scroll modları arasında geçiş daha net hissediliyor
    • Uzun listelerde gezinirken kontrol artıyor
    • Video timeline’ında daha hassas hareket mümkün oluyor

    Kısacası bu özellik bir “oyuncak” değil, doğru kullanıldığında ciddi bir verimlilik aracı.

    Başparmak tuşuna bastığınızda ekranda dairesel bir menü açılıyor. Bu menüye istediğiniz kısayolları atayabiliyorsunuz.

    Örnek kullanım:

    • Photoshop’ta araç değiştirme
    • Premiere’de timeline kontrolü
    • Excel’de hızlı komutlar
    • Tarayıcıda sekme yönetimi

    Bu sistem, klavye kısayollarına olan bağımlılığı ciddi şekilde azaltıyor. Özellikle tek elle hızlı işlem yapmak isteyen kullanıcılar için büyük avantaj.

    MX Master 4, 8000 DPI seviyesine kadar çıkabilen Darkfield sensör kullanıyor. Bu sensörün en büyük avantajı şu:

    Cam yüzeylerde bile çalışabiliyor.

    Yani mousepad kullanmadan bile stabil performans alabiliyorsunuz. Türkiye’de birçok kullanıcı için bu önemli bir detay çünkü herkes profesyonel setup kullanmıyor.

    Ancak şunu net söylemek lazım:Bu mouse bir gaming mouse değil.

    • Polling rate düşük
    • Tepki süresi FPS oyuncular için yeterli değil
    • Ağırlık rekabetçi oyunlara uygun değil

    Ama zaten bu mouse’un amacı oyun değil, üretkenlik.

    MX Master 4:

    • Bluetooth
    • Logi Bolt USB alıcıile çalışabiliyor.

    En önemli avantajlardan biri ise multi-device desteği:

    • Aynı anda 3 cihaza bağlanabiliyor
    • Tek tuşla geçiş yapabiliyorsunuz

    Daha da etkileyici olan: Flow teknolojisi

    Bu özellik sayesinde:

    • Bilgisayarlar arasında mouse ile geçiş yapabiliyorsunuz
    • Dosya sürükleyip bırakabiliyorsunuz

    Örneğin:Laptop’tan masaüstüne dosya taşımak için USB kullanmanıza gerek kalmıyor.

    Logitech bu konuda yine iddialı:

    • Tek şarjla yaklaşık 60-70 gün kullanım
    • 1 dakikalık şarj ile birkaç saat kullanım

    Gerçek kullanımda:

    • Yoğun kullanıcılar için bile haftalarca şarj gerektirmiyor
    • USB-C üzerinden hızlı şarj ediliyor

    Bu da özellikle kablosuz kullanımda büyük bir konfor sağlıyor.

    MX Master 4’ün tüm potansiyelini ortaya çıkaran şey Logi Options+ yazılımı.

    Bu yazılım sayesinde:

    • Her tuşa farklı görev atayabiliyorsunuz
    • Uygulamaya özel profil oluşturabiliyorsunuz
    • Scroll davranışını değiştirebiliyorsunuz

    Örneğin:

    • Photoshop açıldığında tuşlar otomatik değişiyor
    • Excel’de farklı fonksiyonlar aktif oluyor

    Ancak burada bir dezavantaj var:Yazılım olmadan mouse’un yarı gücünü kullanıyorsunuz.

    Ayrıca bazı kullanıcılar zaman zaman:

    • Yazılımın arka planda kapanması
    • Profil geçişlerinde gecikmegibi sorunlar yaşayabiliyor.

    Word, Excel, tarayıcı kullanıyorsanız:

    • Scroll hızı
    • Yatay kaydırma
    • Kısayol tuşları

    ciddi zaman kazandırıyor.

    Premiere Pro veya DaVinci Resolve kullananlar için:

    • Timeline kontrolü
    • Zoom işlemleri
    • Hızlı kesme komutları

    çok daha akıcı hale geliyor.

    Photoshop ve Illustrator’da:

    • Hassas kontrol
    • Kısayol entegrasyonu
    • Katman yönetimi

    çok daha pratik.

    Kod yazanlar için:

    • Sekme geçişi
    • Kopyala-yapıştır optimizasyonu
    • Çoklu ekran kontrolü

    günlük işleri hızlandırıyor.

    En kritik soru:“3S varken 4 alınır mı?”

    Cevap tamamen kullanım senaryonuza bağlı.

    MX Master 4:

    • Haptic feedback
    • Actions Ring
    • Daha güçlü bağlantı

    sunuyor.

    Ama:

    • Temel kullanımda fark çok büyük değil

    Eğer MX Master 3S kullanıyorsanız:Yükseltme şart değil

    Ama sıfırdan alacaksanız:MX Master 4 daha mantıklı bir yatırım

    • Günlük bilgisayar kullanımınız 6 saatten fazlaysa

    • İşiniz mouse’a bağlıysa

    • Üretkenlik sizin için önemliyse

    • Sadece internette geziniyorsanız

    • Oyun oynuyorsanız

    MX Master 4, herkes için yapılmış bir mouse

    Bu ürün:“Mouse benim işim” diyenler için

    Eğer siz:

    • Video edit yapıyorsanız
    • Kod yazıyorsanız
    • Tasarım yapıyorsanız

    bu mouse gerçekten hayatınızı kolaylaştırır.

    Oyun Dünyasından Haberler oyun oyun-haberleri

  • Violent Cop / Vahşi Polis (1989)
    Ajan47undefined Ajan47

    Violent Cop / Vahşi Polis (1989)

    Kaynaklar

    Önce IMDb’deki fahiş hataları düzelterek başlayayım, kaynağım Lowenstein’ın kitabındaki Takeshi Kitano söyleşisi ile film ekibinden bazı kişilerle yapılan bir röportaj. Ülkesinde önce manzai komedyeni olarak büyük bir şöhret yapan, birkaç yıl içinde çok popüler bir televizyon figürüne dönüşen “Beat Takeshi” (Kitano) kısa bir süre sonra bu modanın son bulacağından ve hâliyle popülaritesini yitireceğinden endişe ederek, yani gelecek kaygısıyla, 1980 yılından itibaren sinema filmlerine de sıcak bakmaya başlıyor. Önce seslendirme işleri geliyor, daha sonra doğal olarak komedi rolleri. Ardından dramatik roller öneriliyor. Yapımcıların amacı, Kitano’nun olağanüstü popülaritesinden faydalanmak. Kitano bir dram oyuncusu değil ama buradan ekmek çıkabilir diye olaya balıklama atlıyor, karşılıklı menfaate dayalı bir durum yani.

    Yönetmen Nagisa Oshima, David Bowie’nin oynayacağı Merry Christmas, Mr. Lawrence (Furyo) filmi için Takeshi Kitano’ya da bir rol teklif ettiğinde karakteri doğru düzgün incelemiyor bile, tek bir şartla kabul ediyor: “Sette bana bağırmak yok.” Çekimler sırasında estirdiği sözlü terörle meşhur olan Nagisa Oshima, Kitano’ya söz veriyor ve sette repliklerini sık sık unutup yönetmeni çıldırtmasına rağmen, adamcağız yemin ettiği için ağzını açıp tek laf etmiyor. Çekimler sona eriyor, post-prodüksiyon tamamlanıyor ve Merry Christmas, Mr. Lawrence gösterime giriyor. Filmin vizyondaki ikinci gününde acaba seyirci bu dramatik rolümü nasıl karşılamış diye merak eden Kitano gizlice bir sinema salonuna giriyor ve o deneyimi şu cümlelerle anlatıyor: “Ben daha ekranda görünür görünmez salondaki her bir seyirci kahkahalarla gülmeye başladı. Resmen şoka girdim, kendimi aşağılanmış hissettim çünkü oynadığım karakterin gülünecek bir tarafı yoktu! O gün yemin ettim, rol alacağım film ve dizilerde artık ciddi ve karanlık karakterleri oynayacaktım. Öyle de yaptım.” Kitano buradaki amacının “ciddi bir aktör” olarak algılanmak olduğunu söylüyor. Yıllarca bu tip karakterlere hayat veriyor. Sonunda komedi ve aksiyon karışımı bir senaryoya sahip olan Vahşi Polis / Sert Polis (Violent Cop) filminde oynama teklifi alıyor. Filmin yönetmeni Kinji Fukasaku olacak. Senaryo yazılmış. Ekip belli. Kitano sadece oyuncu olarak görev alacak.

    Takeshi Kitano o sıralar TV çalışmalarının yoğun olduğunu, bir hafta çalışıp bir hafta dinlendiğini, kendisine teklif yapan yapımcıların da bunu bildiğini sanıyor. Meğer Kinji Fukasaku 60 gün aralıksız çekim yapılacak şekilde bir planlama yapmış. Kitano bir hafta televizyona skeç üreteyim, diğer hafta filmin çekimlerine geleyim önerisi getiriyor ama Fukasaku kesintisiz iki ay çekim diye diretiyor. Kitano da “olmaz” diyor, “vazgeçiyorum”. Yapımcılar Fukasaku’yu ikna edemeyince Kitano’ya filmi yönetmek ister misin diye soruyorlar. Kitano TV’de kısa skeçler yönetmiş ama film yönetimi deneyimi yok. Yine de bir cesaretle tamam diyor. Yapımcıların bunu teklif etme sebebi, Japon sinema endüstrisinde o dönem moda olan bir akım. Romancılara, müzisyenlere film yönettiriyorlar, filmler de fena gişe yapmıyor. Çok popüler bir komedyen, üstelik ünlü bir TV siması neden film yönetmesin diyorlar yani. Olay bu. Yoksa Takeshi Kitano’nun o dönem film yönetme gibi bir gayesi yok. Ama el sıkışıyor.

    Film ekibini, tecrübeli görüntü yönetmeni Yasushi Sasakibara seçiyor. Takeshi Kitano, Hisashi Nozawa’nın yazdığı senaryoyu değiştirmeye başlıyor. Ana izleği (polis – suçlu – uyuşturucu ağı) koruyor ama senaryodaki neredeyse her şeyi değiştiriyor. Hatta çekimlerin ikinci gününden itibaren sette karar veriyor, senaryo sette değişiyor. Nozawa biten filmi seyredince adının senaryodan çıkarılmasını istemiş, o denli bir değişiklikten bahsediyoruz.

    Kitano nasıl çekim yapacağını da çekim günü söylüyor. Hâliyle başta Sasakibara olmak üzere onun seçtiği set ekibinden tepki görüyor, biraz ayak diretiyorlar. Kitano özgürce taleplerde bulunuyor, şunu isterim, bunu isterim diye (Citizen Kane çekimlerindeki Orson Welles gibi düşünün). Takeshi Kitano’nun daha önce yönetmenlik deneyimi olmadığı için teknik tabirleri de bilmiyor ama zamanla ekibi yanına çekmeyi başarıyor. Oyuncu yönetimi de bir acayip. Oyuncu iki-üç tekrarda iyi oyun veremezse kamerayı onun performansını göremeyeceği bir yere yerleştirme gibi eşi benzeri olmayan “pratik bir çözüm” buluyor. Tahmin edeceğiniz üzere, bütün bunları filmin o benzersiz sinematografik anlatısının kökenini netleştirmek adına anlatıyorum.

    Çekimler belirli bir noktaya geldikten sonra asistanlardan biri Kitano’ya, “Efendim, böyle giderse elimizde sadece 1 saatlik film olacak” diyor. Kitano gümlediğini anlıyor çünkü en az 90-100 dakikalık bir filme ihtiyacı var. Başlıyor sahneleri sündürmeye. Yürüyüşleri uzatıyor, tokatlama sahnesini uzatıyor, kovalamaca ve takip sahnelerini sündürüyor. Ortaya alışılmadık sekans uzunlukları çıkıyor, filmi izleyen ne dediğimi hemen anlamıştır. Fakat bu garip “planları uzatma” kararı, harika bir şeye vesile oluyor. Seyirciye belirli bir eylemden sonra o sahnenin mahiyeti ve enerjisi üzerine düşünme fırsatı vermiş oluyor Kitano. Tüm dünyayı etkisi altına alan geleneksel Hollywood kurgusunun asla yapamadığı bir şeyi başarıyor. Seyirciler bu filmde farklı bir şey olduğunu seziyorlar ama bunu adlandırmakta güçlük çekiyorlar. Aslında Kitano, televizyonlardaki komedi skeçlerinin başvurduğu bir yöntemi bir aksiyon dramasına enjekte etmiş oluyor ve yüksek seviyede şiddet içeren sahnelerde bile (bıçaklama, apış arasına tekme atma, silahlı çatışma, bir genci dövme vb.) tuhaf bir durum komedisi yaratıyor. İlk izleyişin şokunu atlattığınızda, belki aylar, belki yıllar sonra filmi tekrar izlemenizi öneririm, bu sefer acayip güleceksiniz. Kitano’nun bulduğu bu amorf yapı, bundan sonra yöneteceği suç filmlerinin omurgası hakkında size fikir verecektir.

    Takeshi Kitano’nun biçim konusundaki ısrarları da ekibi rahatsız ediyor. Mesela Azuma’nın yürüdüğü bir sahnede karakterin başının yarısının çerçeveye alınmasını talep ediyor, görüntü yönetmeni Sasakibara anında karşı çıkıyor tabii, sen bizim ekmeğimizle mi oynayacaksın diye. Aslında Kitano sınırları test ediyor, sezgisel olarak inandığı şeyi yapıyor. Azuma’nın kafasının tam olarak işinde/karakolda olmadığını görsel olarak anlatmaya çalışıyor. Başka sınırları da test ediyor Kitano. Mesela bu filmde konvansiyonel anlamda silahlı çatışma kurallarına riayet edilmez. Sırtından vurulan kötü adam, silahsız bir polisin kendi makamında vurulması gibi birçok şok edici sahne görürüz. Mesela Azuma’nın bıçaklanmaya çalışıldığı sahne o kadar sıra dışı tasarlanmıştır ki, muhtemelen başka bir filmde benzeri yoktur. Kadının kaza kurşunuyla vurulduğu planı ele alalım. Kitano bir söyleşisinde, “çekim geceydi, hava karanlıktı, sokağı yok yere aydınlatmak istemedim, kadının vurulduğu belli olmaz diye kan olayını biraz abarttık” der. Gelelim şok edici finale…

    Komiser Azuma depoya gitmeden önce başkötü adam (main villain) ile adamları arasında çatışma çıkar, Azuma gelmeden önce yardımcılar öldürülür, başkötü de yaralıdır. Sinema tarihinde daha önce böyle bir şey var mıdır, emin değilim. Takeshi Kitano yine radikal bir set planı çizer, ortamı yeterince aydınlatmaz çünkü başkötü yaralıdır, ne diye gidip ışıkları açsın, komiser yeni gelmiştir, mekânı ne bilsin. Sadece dev kapıdan sızan ışığa güvenir Kitano. Gerçekte yaşanması muhtemel bir senaryoyla yola koyulur yani. Çatışma başlar. Kamera çatışmayı sağlıklı bir şekilde göremeyeceğimiz şekilde kullanılır, vizör bize istediğimiz detayları bir türlü göstermez. Sadece şiddetin şoku değil, sinematografik tercihlerin irite ediciliği de seyir deneyimini benzersiz kılar. Çatışma biter. Sonra ikinci bir şokla sarsılırız ve filmin adı yeni bir anlam kazanır. Daha bu ikinci şoku atlatmadan üçüncü bir şok sarsar bizi. Işıklar açılınca taşlar yerine oturur. Ama filmi burada bitirmez Kitano. O kendine has ironik yaklaşımıyla son bir dokunuş yapar ve “The show must go on!” diyerek William Friedkin’in To Live and Die in L.A. (1985) filmine bir selam çakar.

    Takeshi Kitano’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Vahşi Polis (Sono otoko, kyobo ni tsuki / Violent Cop, 1989) hem büyük bir yönetmenin doğuşunu müjdeleyen bir yapım hem de yeni Japon Sineması’nın çıkış noktasını belirleyen filmlerden biri. Tüm sinemaseverlere tavsiye ederim.

    • Gerow, Aaron. 2007. Kitano Takeshi, British Film Institute, Londra, İngiltere.
    • Lowenstein, Stephen (editör). 2008. My First Movie: Take Two (Ten Celebrated Directors Talk About Their First Film), Pantheon Books, New York, ABD.
    Sinema ve Dizi Haberleri

  • John Wick: Kurumsal Dünyanın En Kanlı İstifası
    Ajan47undefined Ajan47

    John Wick: Kurumsal Dünyanın En Kanlı İstifası

    John Wick’i sevmemizin asıl nedeni, onun kalemle adam öldürmesi ya da imkansız açılardan ateş etmesi değil. Onu seviyoruz çünkü o, hepimizin olmak istediği “istifasını basıp çıkan” ofis çalışanı.

    Dikkatli bakarsanız, John Wick evreni aslında fantastik bir yeraltı dünyası değil, modern iş hayatının ve plazaların abartılı bir yansımasıdır.

    Aksiyon filmlerinde kahramanlar genellikle kamuflaj giyer, atletle dolaşır ya da deri ceketler çeker. John Wick ise asla takım elbisesini çıkarmaz. Kravatı, gömleği ve kol düğmeleriyle, savaşa giden bir askerden çok, önemli bir yönetim kurulu toplantısına giden bir genel müdür gibi görünür. Wick’in zırhı askeri teçhizat değil, resmi kıyafetidir. Bu görsel tercih seyirciye bilinçaltında şu mesajı verir: “Bu adam savaşçı değil, mesaiye kalmış bir personel.”

    Serideki “Yüksek Masa”, yüzünü nadiren gördüğümüz, kararları sorgulanamayan, acımasız ve dokunulmaz yönetim kuruludur. Onlar için sahadaki personelin (John) duygularının, yaşadığı travmanın (ölen karısı ve köpeği) hiçbir önemi yoktur. Şirket (Masa), sadece yıl sonu hedeflerine ve sonuçlara bakar. Eğer şirketin kurallarına uymazsanız, geçmişte ne kadar kâr ettirdiğinizin bir önemi yoktur, anında harcanırsınız.

    Continental Otelleri, bu dünyanın şirket binalarıdır. Winston ise şubeyi idare etmeye çalışan, hem genel merkezle (Masa) arasını iyi tutmaya çalışan hem de personeli (John) korumaya çalışan arada kalmış “Bölge Müdürü”dür. Otelin katı kuralları (“Otel sınırları içinde iş yapılamaz”), şirketlerin İnsan Kaynakları yönetmelikleridir.

    Excommunicado (Aforoz): Bu terim, iş dünyasındaki tazminatsız kovulma ve kara listeye alınmanın uç halidir. Şirket kartınızın iptal edilmesi, sigortanızın kesilmesi ve sektörde adınızın sakıncalıya çıkmasıdır. John Wick, 3. filmden itibaren aslında kovulmuş ve referansları yakılmış bir çalışanın hayatta kalma mücadelesini verir.

    John Wick evreninde kullanılan altın paraların dış dünyada (bakkalda, emlakçıda) bir geçerliliği yoktur. Sikkeler sadece camia içinde geçerlidir. Bu, iş hayatındaki “Çevre/network” ve “Hatır” kültürünün somutlaşmış halidir. İş dünyasında da bazen para geçmez, tanıdık geçer, hatır geçer. John’un harcadığı her sikke, aslında kariyeri boyunca biriktirdiği kredisidir. Mühür ise, meşhur “Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin” anlaşmasının kanlı senedidir. Geçmişte birinden yardım alarak (terfi ederek) borçlanmışsınızdır ve o kişi günü geldiğinde diyetini ister.

    John’un savaştığı yüzlerce tetikçi “Ayın Elemanı” olmak isteyen, prim ve ikramiye peşinde koşan, terfi alabilmek için en başarılı iş arkadaşının bile ayağını kaydırmaktan çekinmeyen hırslı mesai arkadaşlarıdır. Telefonlarına gelen mesaj (John’un başına konan ödül), aslında üst yönetimden gelen “Kimi işten attırırsanız/geçerseniz onun koltuğu (ve primi) sizin olur” e-postasıdır. John’un her kavgası, aslında ofiste arkasından çevrilen dolaplara, mobbinge ve dedikodulara verdiği fiziksel bir cevaptır.

    John Wick ilk filmde ne istiyordu? Emekli olmak. Huzur. Evinde oturup yasını tutmak. Yani modern çalışanın en büyük hayali olan “Güneyde bir kasabaya yerleşip emekli olma” hedefine ulaşmıştı ama şirket onu geri çağırdı. “Senin yeteneğine ihtiyacımız var, bizi bırakamazsın” dediler. John Wick serisi, “Tükenmişlik Sendromu”nun vücut bulmuş halidir. Yorgundur, yaralıdır, bezgindir ama sistem onu sürekli “performans göstermeye” zorlar.

    Biz bu filmi izlerken patlamış mısır yiyip eğleniyoruz sanıyoruz ama aslında bilinçaltımızda bir terapi seansı yaşıyoruz. Ofiste bize mobbing uygulayan müdüre, arkamızdan kuyu kazan iş arkadaşımıza, bizi insan değil rakam olarak gören yönetim kuruluna atamadığımız yumruğu John Wick bizim yerimize atıyor.

    John Wick, masa başı çalışanının gerçekleşmemiş rüyasıdır.

    Sinema ve Dizi Haberleri

  • Kaç Para Ulan Bi Flüt! Yeşilçam’dan Günümüze: Meyhane
    Ajan47undefined Ajan47

    Kaç Para Ulan Bi Flüt! Yeşilçam’dan Günümüze: Meyhane

    Kaç Para Ulan Bir Flüt – Yoksulluğun Matematiği

    Sınıf Atlayan Kadeh: Viskiden Pahalıya Halk İçkisi

    Kederden Karnavala

    Bir Cuma aşamı Kadıköy’de yürürken burnumda anason kokusu, kulaklarımda yüksek desibelli 90’lar pop şarkılarının gürültüsü. Sağımda solumda, tabelasında “meyhane” yazan ama içi bir gece kulübü gibi titreşen mekanlar…

    Bunlara “Yeni Nesil” diyorlar. İçeride herkes ayakta, sandalyelerin üzerinde göbekler atılıyor, kadehler hüzne değil coşkuya kaldırılıyor. Google’a yazınca çıkıyor; “Meyhane”, kelime kökeniyle şarabın evi demek. Şimdi ise olmuş gürültünün ve unutmanın evi.

    Meyhane imgesi, bizim kuşağımızın zihnine Yeşilçam’ın puslu, sigara dumanlı arabesk sekanslarıyla kazındı. Yeşilçam’ın meyhanesi sadece içki içilen bir yer değil, bir rehabilitasyon merkeziydi. Tezgahın arkasında genellikle bir Rum ya da Ermeni yurttaşımız, nam-ı diğer “Barba” dururdu.

    Burada modern iktisadın babası Adam Smith’in kemiklerini sızlatacak türden bir durum var. Alkol satarak geçimini sağlayan bir esnafın, kederden kendini dağıtan müşterisine “İçme bre şu zıkkımı, evine git çoluğun çocuğun bekler” diye sitem etmesi, modern kapitalizmin asla anlayamayacağı bir vicdan ortaklığıdır. O filmlerde meyhaneci, müşterisinin cüzdanının değil, ruhunun bekçisiydi.

    Yeşilçam meyhaneleri çaresiz babaların sığınağıydı. En can yakıcı sahne şüphesiz İbrahim Tatlıses’in filmindeki meşhur sekanstır. Masada bir şişe rakı, yanında belki bir dilim beyaz peynir… Karakter, çocuğuna okul için istenen flütü alamamıştır. Cebindeki son parayı flüte vermek yerine, o çaresizliğin acısını uyuşturmak için meyhaneye gömmüştür. Yumruğunu masaya vurup, gözleri dolarak isyan eder: “Kaç para ulan bir flüt? Kaç para?”

    Yeşilçam’da rakı, yoksulun ilacıdır. Çocuğuna flüt alamayan İbrahim Tatlıses de, Müjgan’ına kavuşamayıp “paraya gitti Müjgan, paraya!” diye hıçkıran Sadri Alışık da teselliyi rakı kadehinde bulur. Meyhane ve orada içilen rakı düşmüş karakterlerin sığınabildikleri tek lükstür.

    İşte tam bu noktada, bugünün meyhanesiyle geçmişin meyhanesi arasında galaksiler arası bir fark var. O gün flüt alamadığı parayla rakı içen baba, bugün bir “Yeni Nesil Meyhane”ye gitse ve önüne gelen 70’lik rakı hesabını ödese; o parayla bırakın bir taneyi, çocuğunun sınıfındaki bütün öğrencilere flüt alır. Baktım, Helvacıoğlu marka flüt 200 TL. Artık o paraya, değil şişeyi, bir kadehin yarısını bile vermiyorlar.

    Eski filmlerdeki içki sembolizmi, keskin bir sınıfsal ayrımı işaret eder. Viski, Yeşilçam’ın kötü adamlarının, işçinin hakkını yiyen fabrikatörlerin, sabahlığıyla evde gezen ve batılılaşmış ahlaki yozlaşma yaşayan zenginlerin içkisidir. Rakı ise yoksulun, aşık olanın, dürüst ama kader kurbanı olanın sırdaşı.

    Bugün bu denklem tepetaklak. Rakı, üzerindeki devasa vergi yükü ve değişen tüketim algısı ile artık soylu bir içki. İthal edilen viskiden daha pahalı, erişilmesi güç bir lüks tüketim ürünü. Eskiden garibanın tesellisi olan bu içki artık beyaz yakalının statü göstergesi.

    Meyhanenin demografisi de kökten değişti. Eskiden o kapıdan içeri sadece erkekler girerdi. Dışarıdaki hayatın sertliğinden kaçan erkeklerin, duman altı bir salonda sessizce kadeh tokuşturduğu olduğu yerlerdi. Babam ve Oğlum filmindeki sahilde kurulan o meşhur masa, bu “erkek erkeğe dertleşme” ritüelinin sinemamızdaki son kalesidir belki de.

    Günümüzde ise meyhane heterososyal bir yapıya evrildi. Kadınların meyhane kültürüne (tüketici olarak) girmesi, mekanın estetiğini, hijyen standartlarını, meze çeşitliliğini ve müzik seçimini kökten değiştirdi ancak ironik bir şekilde, “Yeni Nesil Meyhane”de kadınlar da erkekler de hala o eski maço ritüelleri (kadeh tokuşturma sertliği, racon kesme vb.) nostaljik bir oyun gibi icra ederler. Bu, toplumsal cinsiyet rollerinin bir parodiye dönüşmesidir

    Duvarlardaki Müzeyyen Senar posterleri, çalan 90’lar şarkıları, emaye tabaklar… Bunların hepsi birer dekor. Müşteriler, gerçek bir meyhane deneyimi yaşamaktan ziyade, zihinlerindeki “Yeşilçam Meyhanesi” imgesini tüketmekte.

    Haftanın beş günü açık ofislerde, KPI hedefleri ve bitmeyen toplantılarla ruhu çekilen beyaz yakalılar (kadınlı erkekli), Cuma akşamı gevşemek için değil, adeta patlamak için meyhaneye koşuyor.

    Eskiden “Batsın bu dünya” denilerek içilen rakı, şimdi eller havaya eşliğinde içiliyor. Rakı masası artık derdin paylaşıldığı değil, derdin unutulmaya çalışıldığı, kahkahanın bir savunma mekanizması olarak kullanıldığı bir sahne.

    Uzun lafın kısası, İbrahim Tatlıses’in flüt alamadığı için içtiği rakı, artık bir hüzün öznesi değil. “Yeni Nesil Meyhane” dediğimiz şey, aslında geleneksel meyhane adabının (yavaş içmek, az konuşmak, dinlemek) modern hayatın hızıyla çarpışıp parçalanmasıdır. Şehir planlamasında gördüğümüz “kentsel dönüşüm” ve soylulaştırma süreci, yeme-içme kültürüne de yansıdı.

    Egemen sınıflar (bugünün beyaz yakalıları/yeni zenginleri), alt sınıflara ait kültürel kodları (rakı, arabesk müzik, salaş ortam) alıp, bağlamından kopararak kendi tüketim alışkanlıklarına entegre ettiler. Yeşilçam’ın meyhanesi içe dönük bir yolculuktu. Yeninin meyhanesi ise tamamen dışa dönük, göstermeye, paylaşmaya (story atmaya) ve gürültüyle var olmaya dayalı.

    Rakı artık sadece bir içki değil, modern şehirlinin haftalık stresini attığı pahalı bir terapi seansının başrol oyuncusu.

    Sinema ve Dizi Haberleri

  • Dijital Platformlar Sona Yaklaşıyor Olabilir mi?
    Ajan47undefined Ajan47

    Dijital Platformlar Sona Yaklaşıyor Olabilir mi?

    Dijital çağın bize verdiği en büyük vaat, erişim kolaylığıydı. Devasa arşivler parmaklarımızın ucunda olacak, fiziksel medyanın yükünden kurtulacaktık ancak bugün geldiğimiz noktada, dijital yayıncılık dünyası keskin bir bıçakla ikiye ayrılmış durumda: Müzik platformlarının görece istikrarlı cenneti ve film-dizi platformlarının kaotik cehennemi.

    Temelde aynı işlevi görüyor gibiler: Aydan aya ödenen makul bir bedel karşılığında devasa bir kütüphanenin anahtarını kiralamak ancak zaman, bu iki modelin aynı kökten gelip tamamen farklı meyveler verdiğini acı bir şekilde kanıtladı.

    Müzik endüstrisi, Napster ile yediği büyük korsan tokadından sonra acı bir ders aldı ve makul bir çözümde uzlaştı: Evrensel erişim.

    Bugün müzik platformlarını birbirinden ayrıştıran şey içerik değil, sunum, kürasyon ve ses kalitesi. Ortalama bir dinleyici için Spotify’ın algoritması, Apple Music’in ekosistem entegrasyonu veya YouTube Music’in video arşivi tercih sebebidir. Bir odyofil iseniz Tidal veya Qobuz’un kayıpsız (lossless) yayınları için ekstra ücret ödersiniz.

    Fakat günün sonunda, Beatles’ın Abbey Road albümünü, Michael Jackson’ın Thriller’ını veya Tarkan’ın son şarkısını dinlemek istediğinizde, hangi platforma üye olduğunuzun bir önemi yok. Hepsi orada! Müzik platformları, içeriği rehin alarak değil, hizmet kalitesiyle rekabet ediyor. Bu, tüketici için sürdürülebilir ve adil bir model.

    Video tarafında işler tam tersi bir istikamette, vahşi bir altına hücum mantığıyla ilerledi. Bu işin mucidi Netflix, başlangıçta DVD kiralayan vizyoner bir şirketti. Esnek modeliyle hantal Blockbuster devini yıktı ve tahtına oturdu. O ilk altın çağda Netflix, internetin video dükkanıydı. Her şey tek bir yerde, fiyat makul ve hayat güzel.

    Ancak Hollywood’un dev stüdyoları (Disney, Warner Bros., Paramount, NBCUniversal), Netflix’in onların içerikleri üzerinden nasıl devasa bir imparatorluk kurduğunu fark ettiklerinde işin rengi değişti. Pastayı paylaşmak yerine, her biri kendi pastanesini açmaya karar verdi. Sonuç? Korkunç bir parçalanma.

    Bugün bir sinefil için durum kabusa dönüşmüş durumda. Star Wars veya Marvel evrenini mi istiyorsunuz? Mecburen Disney+’a mahkumsunuz. The Sopranos veya Game of Thrones gibi klasikler mi? Adres HBO. The Office veya Friends gibi diziler sürekli platform değiştiriyor. Yüzüklerin Efendisi’nin dizisi için Amazon Prime’a, sinema tarihinin kült filmleri için MUBI’ye, yerli yapımlar için Gain’e ve daha nicelerine muhtaçsınız. Hepsini izlemek istiyorsan, hepsine üye olmalısın ki bu, ortalama bir hanenin eğlence bütçesini katbekat aşıyor.

    Üyelik bedelleri, birkaç yıl öncesine kıyasla dramatik şekilde arttı. Düşük faizli “bedava para” döneminde platformlar, abone sayısı artsın diye milyarlarca dolar zarar etmeyi göze alabiliyorlardı ama o devir kapandı. Artık yatırımcılar “büyüme” değil, “kârlılık” istiyor.

    Ortada sanıldığı kadar büyük bir pasta olmadığı da anlaşıldı. Platformlar zarar üstüne zarar yazıyor. Pazarın lideri Netflix bile kârlılığını ancak şifre paylaşımını engelleyerek, reklamlı paketler sunarak ve içerik musluğunu kısarak sürdürebiliyor. Warner Bros. Discovery, sırf vergiden düşebilmek için çekimleri tamamlanmış Batgirl gibi filmleri yayınlamadan çöpe atıyor veya Westworld gibi dev bütçeli dizilerini kendi platformundan kaldırıyor. Bu durum, abonelikten gelen paranın, kaliteli içerik üretmeye yetmediğinin en büyük itirafı.

    Evdeki izleyicinin platform düşkünlüğü yerini derin bir abonelik yorgunluğuna bıraktı. İnsanlar artık hangi dizinin hangi platformda olduğunu takip etmekten yoruldu. Daha da önemlisi, platformların güvenilir bir “çevrimiçi kütüphane” olmadığı anlaşıldı. Sevdiğiniz bir filmin, lisans anlaşması bittiği için bir gece ansızın platformdan silindiğini gördüğünüzde, o platforma ödediğiniz paranın size hiçbir mülkiyet hakkı vermediğini idrak ediyorsunuz. Siz sadece erişim hakkı kiralıyorsunuz ve ev sahibi sizi her an kapıya koyabilir.

    Bu güvensizlik iki eski dostu geri çağırdı: Koleksiyonerler ve sinemaseverler için 4K Blu-ray’ler, filmin gerçekten sahibi olmanın tek yolu olarak yeniden yükselişe geçti. Sürekli artan fiyatlardan ve parçalanmışlıktan yılan kitleler, ödemesi kolay ama izlemesi zor yasal platformlar yerine, ücretsiz ve her şeyin tek yerde olduğu korsan sitelere geri dönüyor. Korsan, sadece bir maliyet meselesi değil, artık bir hizmet kolaylığı.

    Müzik endüstrisi “evrensel erişim” modeliyle sürdürülebilir bir denge bulmuşken, video yayıncılığı kendi açgözlülüğünün kurbanı olarak raydan çıkmış durumda. Şu an yaşadığımız süreç, bir çöküşün ta kendisi. Mega bütçeli prestij işlerinden vazgeçip, “içerik” adı altında ucuz ve silik yapımlar üretme trendi (Netflix’in reality şovlara ve vasat aksiyon filmlerine yönelmesi gibi), bu çaresizliğin göstergesi. Kaliteyi düşürerek maliyeti kısmaya çalışıyorlar, ancak bu durum mevcut üyeleri de kaçırmaktan başka bir işe yaramayacak.

    Şimdiki düzen sürdürülebilir değil. Ne platformlar ne de aboneler bu düzenden mutlu değil. Bu parçalanmışlığın yarattığı kriz ortamında, zoraki de olsa bazı birleşme ve konsolidasyon emareleri de görülmeye başlandı. Sektör, kendi yarattığı kaosu çözmek için çözümler üretmeye çalışıyor.

    Örneğin Türkiye’de TV+, kendi bünyesine HBO ve Apple TV+ içeriklerini entegre ederek, kullanıcıya tek bir platform ve tek bir fatura üzerinden üç farklı devin kütüphanesine erişim imkanı sunan geniş paketler oluşturdu. Benzer şekilde yurt dışında da Disney ve Warner Bros. gibi ezeli rakiplerin, Disney+, Hulu ve Max’i içeren ortak paketler sunduğunu görüyoruz. Bu tür “süper paket” hamleleri, belki de kullanıcı yorgunluğunu aşmak ve maliyetleri düşürmek için sektörün ileride mecburen yöneleceği genel bir hayatta kalma stratejisine dönüşecek.

    Bu aşılar tutmayabilir. O zaman mutlak sona doğru gidiyoruz demektir. Video platformlarının çöküşü bir gecede olmayacak. Şu an izlediğimiz gibi, yavaş, sancılı ve pahalı bir can çekişme şeklinde gerçekleşecek,

    Sinema ve Dizi Haberleri

  • Algoritmik Aşk: Evet, Hayır, Belki (2025)
    Ajan47undefined Ajan47

    Algoritmik Aşk: Evet, Hayır, Belki (2025)

    Romantik komedi türü çoğu zaman “hafif” olarak etiketlenir. Ancak bu hafiflik, türün dramatik açıdan yüzeysel olduğu anlamına gelmez. Aksine romantik komedi, klasik dramatürjinin en disiplinli ve en titiz biçimde işleyen alanlarından birisidir. Romantik komedi filmlerinde yüzeyde bir aşk hikayesi anlatılıyormuş gibi görünse de, bu anlatının asıl odağında aşkın kendisinden çok aşk aracılığıyla tetiklenen içsel dönüşüm yer alır. Türün dramatik başarısı, romantik birleşmeden çok, karakterin kendilik algısında meydana gelen kırılma anlarının tutarlılığıyla ölçülür. Bu bağlamda romantik komedi, esasen “ilişki kurma”dan önce gelen bir “kendilik kurma” anlatısıdır. Dolayısıyla asıl önemli soru şudur: Bu iki insan, süreç boyunca kendileriyle ilgili neyi fark edeceklerdir?

    Netflix’te yayımlanan Evet, Hayır, Belki, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli mimar Mavi ile kendi aile şirketinde avukat olarak çalışan Can’ın ilişkisini merkeze alan bir romantik komedidir. Film, Can’ın Mavi’ye evlenme teklif etmeye hazırlanması ve Mavi’nin bu fikre mesafeli durmasıyla açılır. Mavi, kariyerinde önemli bir eşiğe gelmiş ama hayatının yönüne dair henüz net bir karar verememiştir. Açılış sahnesinde evlenme teklifini gerçekleştiremeyen Can, bu adımı İstanbul’da atmaya karar verir ve on günlük bir tatil planlar. Çift, bu belirsizlik eşliğinde İstanbul’a doğru bir yolculuğa çıkar.

    Anlatı düzeyinde yaklaşan bir evlilik teklifi ve bu teklifi sınayacak bir yolculuk kararı, romantik komedinin klasik eşiklerinden birini oluşturur. Ne var ki filmin temel anlatısal problemi de tam bu noktada belirginleşir: Bu yolculuk, Mavi’nin içsel bir ihtiyacından doğmaz. İstanbul’a gitmek, onun arzuladığı, merak ettiği ya da yüzleşmek istediği bir arayışın sonucu değildir. Şehir, daha en baştan Can’ın planının bir parçası olarak konumlanır ve romantik bir jestin sahnesine dönüşür. Oysa klasik anlatı yapısında mekan, karakterin içsel ihtiyacına cevap veren bir “çağrı” işlevi görür. Burada ise çağrı, karakterden değil, partnerden gelmektedir. Bu tercih, Mavi’nin hikayesini daha en baştan pasif bir konuma yerleştirir.

    İstanbul’a vardıklarında film hızlıca başka bir hatta sıçrar. Mavi, hayatında hiç tanımadığı babaannesi Yadigar’ın yaşadığı yalıya götürülür. Babaanne, “Nihayet evine hoş geldin, Mavi” der. Bu cümle güçlü bir kimlik krizi potanseli taşır; ancak film bu potansiyeli dramatik bir sürece dönüştürmeden hızla geçer ve sahne, Mavi’nin iç dünyasında herhangi bir kırılma üretmeden kapanır.

    Ardından Can, aile şirketiyle ilgili bir iş bahanesiyle babaanne tarafından Hamburg’a gönderilir. Bu ayrılık, anlatının ilk büyük eşiği gibi konumlanır. Ancak bu eşik de çatışma üretmez. Can itiraz etmez, “Neden şimdi?” demez. Mavi, “Gitmeni istemiyorum” diye diretmez. Ayrılık, dramatik bir zorunluluktan çok lojistik bir düzenleme gibi gerçekleşir. Bu tercih, filmin genelinde hissedilen “yapay kurulum” duygusunu besler ve senaryoyu organik bir dramatik yapıdan ziyade mekanik bir kurgu sistemine dönüştürür.

    Can’ın yokluğunda Mavi, geniş ailenin içine hızla entegre edilir. Kültürel uyumsuzluk ihtimali doğmadan bastırılır. Mavi’nin “Ya kabul görmezsem?” korkusu kısa bir replik olarak dile getirilir. Ancak bu korkunun hiçbir sahnede dramatik bir karşılığı üretilmez.

    Sevgilinin uzaklaşmasıyla birlikte yakışıklı, çok dilli, karizmatik ve ailenin avukatı olan Kent, romantik alternatif olarak devreye sokulur. Ancak Mavi ve Can’daki karakter boşlukları Kent için de geçerlidir. Kent, bir karakter olmaktan çok fonksiyonel bir figür olarak inşa edilir. İç dünyasına, arzularına ya da çelişkilerine dair neredeyse hiçbir bilgi verilmez.

    Mavi ile Kent birlikte vakit geçirir, ardından Kapadokya’ya giderler. Mavi burada ilk kez mesleki olarak aktifleşir. Güney’in yalanını ortaya çıkarır ve babaannesine insancıl bir restorasyon projesi önerir. Bu, filmin yapısal olarak Mavi’yi özne konumuna en çok yaklaştırdığı andır. Ne var ki bu hattın da duygusal karşılığı zayıf kalır. Çünkü Mavi’nin mimarlıkla kurduğu ilişki, film boyunca bir arzuya değil, bir özgeçmiş maddesine benzer. Dolayısıyla mimarlık, karakter kimliğinin kurucu bir unsuru olmaktan çok yüzeysel bir bilgiye indirgenir. Mavi’nin mimarlık ödülü aldığı bilgisi izleyiciye verilmiş olsa da, İstanbul arka planda fona dönüşürken Mavi’nin binalara ve mekana yönelik ilgisi oldukça turist düzeyinde kalır. Bu yüzden bu girişim, karakterin içsel arzusunun doğal bir devamı gibi değil, senaryonun ihtiyaç duyduğu bir çözüm gibi durur.

    Mavi’nin hikayesinin itici gücü olarak tanımlanan kuzen Güney ile film, göçmenlik meselesine kısa kısa dokunur. En güçlü anlardan biri antagonistik konuma yerleştirilen Güney’in ona “Alamancı” diye hakaret ettiği sahnedir. “Hayatında ne kadar yükselirsen yüksel, bu kokudan kurtulamazsın” der bir başka sahnede. Alamancı kelimesi, iki tarafa da ait olamama halinin özlü bir ifadesidir. Türkiye’deki yaşayanların Almanya’daki yaşayanları aşağılamak için kullandığı bir kelime olduğu bilgisi de film içerisinde verilir. Ancak film bu cümleyi de bir eşik olarak kullanmaz. Mavi bu sözün ardından susmaz, öfkelenmez, içine kapanmaz, geçmişini hatırlamaz. Sahne akar gider. Oysa bu tür ifadeler, karakterin kimlik algısını sarsacak kırılma anları olarak kullanılabilir. Ancak film, bu kırılmayı bilinçli olarak bastırır. Böylece aidiyet meselesi, yapısal bir çatışma olmaktan çıkarak tematik bir süsleme haline gelir.

    Kültürel motiflerde de benzer durum söz konusudur, hepsi çok hızlı biçimde vitrinleşir. Çiğköfte acıdır, hıçkırık tutar. Türk kahvesi yapılır, fal bakılır. Hamama gidilir ve köpük banyosu yapılır. Hesap ödenirken tatlı tatlı kavga edilir. Kapadokya’dan Mavi ayrılırken arkasından su dökülür. Bunlar tanıdık ve sempatik ayrıntılardır. Fakat karakterlerin hayatında dönüştürücü bir karşılığı yoktur. Kültür, yaşanan bir deneyim değil, sergilenen bir envantere dönüşür. İçten ve içeriden yaşanan değil, uzaktan bakılan, biçimsel olarak alınan fakat içselleştirilemeyen. Başka bir deyişle kültür, deneyimlenen değil sergilenen bir nesneye dönüşür.

    Filmdeki karakterlerin davranış rejimi, görsel olarak Türkiye’ye ait bir dünyada geçmesine rağmen, büyük ölçüde Almanya merkezli liberal-bireyci bir toplumsal tahayyülle şekillenir. Bu da kültürel olarak “kalabalık”, dramatik olarak ise “steril” bir evren üretir. Filmde mekanın kullanımı da aynı mantıkla işler. İstanbul; Galata Kulesi, Kız Kulesi, Boğaz manzarası, Kapalıçarşı, kediler ve ardından Kapadokya; balonlar, gün doğumu, taş evler olarak sıralanır. Şehirlerin karakterle kurduğu bir ilişki yoktur. İstanbul, Mavi’yi zorlamaz. Şehir bir deneyim alanı olarak kurulmaz, karakterle iletişime geçmez. Sadece görsel unsur olarak kadraja hizmet eder. Kentte Mavi’nin deneyimlediği ise oldukça lüks bir yaşamdır. Ancak bu lüks yaşam da sınıfsal bir çatışma barındırmaz.

    Merkezdeki ilişkiye tekrar dönersek; Can ve Mavi’nin birlikteyken neye güldükleri, neyi paylaştıkları, neden birbirlerine aşık oldukları çok az görülür. İlişki, “var olan” bir durumdur, “oluşan” bir bağ değildir. Bu da seyircinin ilişkiye tanıklık etmek yerine, ilişkinin varlığına ikna edilmesiyle sonuçlanır. Bu nedenle çatışma anları da boşlukta kalır. Mavi ve Kent’in fotoğrafları internete düştüğünde Can, kendisini arayan Mavi’ye “Ben bizi zaten biliyorum. Lütfen endişelenme” der. Bu cümle, romantik bir güven göstergesi gibi durur ancak dramatik olarak şunu da açığa çıkarır: Can’ın kaybetme korkusu yoktur. Korku yoksa risk yoktur. Risk yoksa gerilim yoktur.

    Bir başka sahnede, doğum günü partisinde aile sırları açığa çıkar. Güney’in oyunları ortaya dökülür. Boş çek uzatılır: “Ayrılıp kenara çekilmek için ne kadar istersin?” Can’ın cevabı ahlaki olarak doğrudur: “Ben Mavi’yi olduğu kişi olduğu için seviyorum.” Ama bu sevginin “olduğu kişi”nin ne olduğu hala belirsizdir. Partide herkes bağırır, kavga eder, yüzler pastaya girer, şampanyalar fırlatılır. Kaotik bir finale yaklaşılır. Buna karşın bu kaos karakterlerin içinde karşılık bulmaz. Mavi kaçar. Almanya’ya döner. Burada çok önemli bir dramatik fırsat vardır. Mavi, Almanya’ya döndüğünde kendini nasıl hisseder? Rahatlamış mı? Boğulmuş mu? Yanlış mı yapmıştır? Film bu sorularla ilgilenmez. Almanya yine güvenli bir fondur. Oysa bu dönüş, karakterin kendisiyle baş başa kaldığı bir iç hesaplaşma alanı olabilirdi. Film bu alanı bilinçli olarak boş bırakır.

    Finalde gerçekler bir mektupla hızlıca ortaya çıkar. Bu tercih, filmin genel estetik ve dramatik yaklaşımıyla uyumludur. Anlatı, çatışmayı derinleştirmek yerine hızla çözmeye yönelir. Bu yaklaşım, Netflix’in romantik komediyi çoğunlukla düşük çatışmalı, kolay tüketilebilir ve matematiksel bir şema üzerinden yeniden üretme stratejisiyle örtüşür. Böyle bir yapıda dramatik risk, sistematik biçimde minimize edilir.

    Bunun sonucu olarak film, tematik olarak pek çok meseleye temas etmesine rağmen (göç, aidiyet, kimlik, meslek, aile), bu başlıkları çatışmaya dönüştürmez. Temalar içerik üretir, fakat gerilim üretmez. Anlatı “dolu” görünür fakat dramatik yoğunluk açısından seyrekleşir.

    Başka bir deyişle filmde yaşanan şey, içeriğin tamamen yokluğu değil, içeriğin dramatik enerjisinin boşaltılmasıdır. Her şey mevcuttur, fakat hiçbir şey tehlikeli değildir. Bu bağlamda Evet, Hayır, Belki, tekil bir başarısızlık örneğinden çok, platform çağının romantik komedi anlayışının tipik bir temsilcisi olarak okunabilir.

    Filmin finalinde Mavi, Can’ın peşinden gitmeye karar verir ve bu kez Mavi evlenme teklif eden taraf olur. Sorun tam da burada belirginleşir. Mavi, kim olduğuna dair bir cümle kurmadan, hayatının yönüne dair bir tercih yapmadan, yalnızca “kiminle olacağına” karar verir. Oysa güçlü bir romantik komedide karakter önce şunu söyleyebilmelidir: “Ben buyum”, “Benim hayatım bu yönde”, “Ben bunu istiyorum.” Aşk, bu cümlenin ardından gelmelidir. Bu cümle kurulmadığında, finalde yapılan tercih bir karakter kararı olmaktan çok, anlatısal bir kapanış işlevi görür.

    Film, oyuncu kadrosu açısından bakıldığında büyük ölçüde Almanya’da yaşayan ya da kariyerini Almanya merkezli sürdüren Türkiye kökenli oyunculardan oluşur. Bu tercih, filmin göç, aidiyet ve kültürel aradalık temalarıyla kurmak istediği bağ açısından anlamlıdır. Ancak bu potansiyel, anlatı düzeyinde olduğu gibi oyunculukların dramatik kullanımında da sınırlı kalır.

    Beritan Balcı (Mavi), Serkan Çayoğlu (Kent), Sinan Güleç (Can), Kerem Can (Güney), Meral Yüzgüleç (Yadigar), Mehmet Ateşçi (Edo), İlknur Boyraz (Aynur), Nursel Köse (Rana), Cansu Tosun (Leyla), Caroline Daur (Nora), Katja Riemann (Birgit), Anja Karmanski (Caroline Mehnert), Berke Çetin (Musa Yılmaz), Alperen Şahin (Birol) ve Aykut Kayacık (Hilmi), farklı kuşaklardan ve kültürel arka planlardan gelen bir topluluğu temsil eder. Bu kadro, teorik olarak zengin bir karşılaşmalar alanı yaratabilecek çeşitliliğe sahiptir. Fakat karakterlerin büyük bölümü, dramatik derinliği olan bireyler olmaktan ziyade, anlatının akışını kolaylaştıran fonksiyonel figürler olarak konumlanır. Oyuncular, sergiledikleri sıcaklık, doğallık ve uyum sayesinde filmi izlenebilir kılar ancak senaryonun sınırlı karakter inşası, performansların katmanlaşmasına izin vermez.

    Bu anlamda film, güçlü oyunculuklardan çok, “uyumlu bir topluluk hissi” üretir. Bu hissin kendisi kıymetlidir. Çünkü seyirciye tanıdık, güvenli ve samimi bir evren sunar. Ne var ki sinemasal açıdan bakıldığında, bu samimiyetin dramatik riskle beslenmediği görülür.

    Evet, Hayır, Belki, kötü niyetli bir film değildir. Netflix stratejisine uygun olarak seyirciyi yormak ya da rahatsız etmek istemez. Ancak herkesi memnun etmeye çalıştıkça kendi dramatik gücünü sistemli biçimde törpüler. Göçü keskinleştirmez. Aidiyeti krize dönüştürmez. Aşkı riskli hale getirmez. Her şeyi yumuşatır. Ortaya çıkan şey, izlenmesi kolay, akışkan ve hoş fakat içsel olarak etkisiz bir filmdir.

    Romantik komedi, iki insanın birbirini bulmasının değil, iki insanın kendini bulmaya çalışırken birbirine çarpmasının hikayesidir. Oysa Evet, Hayır, Belki, karakterlerine kendilerini bulacak kadar alan açmaz. Bu nedenle film, aşkın dönüştürücü gücüne inanıyormuş gibi yapar ama dönüşümün ne olduğunu sormaya cesaret etmez.

    Sinema ve Dizi Haberleri

  • Ubisoft Red Storm’u Kapatıyor: Tom Clancy Efsanesi 30 Yıl Sonra Kapanıyor
    Ajan47undefined Ajan47

    Ubisoft Red Storm’u Kapatıyor: Tom Clancy Efsanesi 30 Yıl Sonra Kapanıyor

    Ubisoft, oyun sektöründe önemli bir dönüm noktasına ulaştı. Tom Clancy serisinin mimarı olan Red Storm Entertainment stüdyosu, oyun geliştirme faaliyetlerini tamamen sonlandırma kararı aldı. Bu radikal adım sonucunda 105 deneyimli çalışan işinden ayrılacak.

    Red Storm, 1996 yılında ünlü yazar Tom Clancy tarafından kurulan ve adını Clancy’nin “Red Storm Rising” romanından alan stüdyo, otuz yıllık başarılı geçmişine rağmen artık kapatılıyor. Yakın yıllarda Ghost Recon, Rainbow Six, Assassin’s Creed Nexus VR gibi simge oyunları üzerine çalışan ekip, Ubisoft’un geniş kapsamlı küçülme stratejisinin bir parçası olarak sona erdirildi.

    Neler Değişecek?

    Stüdyo tamamen kapanmayacak; fakat mevcut personel 105 kişi kadarında azaltılacak. İşten çıkarmalardan etkilenmeyen az sayıdaki çalışan, Ubisoft’un güçlü oyun motoru “Snowdrop” üzerinde çalışmaya devam edecek. Bu motor, Star Wars Outlaws ve Avatar: Frontiers of Pandora gibi büyük bütçeli başyapıtlarda kullanıldı.

    Kaybedilen Projeler ve Tarih

    Red Storm son yıllarda çeşitli zorluklar yaşadı. 2022’de geliştirilen isimsiz bir Splinter Cell VR oyunu iptal edildi. Aynı şekilde The Division Heartland projesi de beklenmedik bir şekilde durduruldu. Bunun yanında 2023’te piyasaya sürülen Assassin’s Creed Nexus VR, genel olarak olumlu karşılanmış olsa da stüdyoyu kurtaramadı.

    Endüstrinin Durumu

    Bu son hamle, Ubisoft’un son dönemde gerçekleştirdiği daha geniş kapsamlı yeniden yapılanmanın sadece bir parçası. Oyun sektöründe artan maliyet baskısı ve pazar belirsizliği, birçok şirket gibi Ubisoft’u da ağır kararlar almaya zorlamış durumda. Red Storm’un kapanması, endüstrideki yapısal değişimlerin keskin bir örneğidir.

    Oyun Dünyasından Haberler

  • Nusret Şen Yazdı: BABYLON: Sinemanın altın yıllarına sevgi ve nefret dolu bir aşk mektubu
    Ajan47undefined Ajan47

    Nusret Şen Yazdı: BABYLON: Sinemanın altın yıllarına sevgi ve nefret dolu bir aşk mektubu

    1926 Hollywood. Bir endüstri olarak benzersiz bir palama yapmış olan sinemanın altın yılları. Çılgınlığı, görkemi, grotesk bayağılığıyla sinemanın altın yıllarına keyifle izlenen hem nostaljik hem gerçekçi bir bakış. Kaçırmayın derim.

    1926 Hollywood. Bir endüstri olarak benzersiz bir palama yapmış olan sinemanın altın yılları. Damien Chazelle’in yeni filmi “Babylon” ünlülerin doğal müdavimi oldukları, ünsüzlerinse olası bir şans peşinde sessizce araya karıştıkları para babası ünlü bir yapımcının verdiği, her türlü aşırılığın rahatlıkla yaşandığı bir partide başlar. Cinselliğin tüm çeşitlerinin özgürce yaşandığı, içkinin su gibi aktığı, başta tepeleme yığılmış kokain, her uyuşturucunun sınırsız kullanıldığı, kalabalığın arasında bir filin dolandığı bu çılgın eğlence ve sefahat âlemi, her türlü aşırılığın doğal sayıldığı, kişisel bayağılıkların küstahça, neredeyse gururla sergilendiği 1920’lerin sessiz sinem döneminin görkemli ve kaotik dönemin hınzır derecede komik bir yansımasıdır.

    Görüntü yönetmeni Linus Sandgren’in dur durak bilmez kamerasının, Justin Hurwitz’in müziğinin de desteğiyle Baz Luhrmann’ı kıskandıracak bir gösteriye dönüştürdüğü bu ışıltılı ve parıltılı sekans, izleyiciyi filmin bitmeye yüz tutmuş bir dönemin sonunu ve yepyeni bir dönemin başlangıcını simgeleyen ana karakterleriyle tanıştırır :

    Sıkıntısını içkiyle boğan, dönemin ünlü oyuncusu John Gilbert’e yakın duran, daima nazik ve tatlı dilli, sekseni aşkın filmin baş rolünde oynamış Douglas Fairbanks bıyıklı, yaşı arttıkça kariyeri inişe geçmeye başlamış efsanevi yakışıklı aktör Jack Conrad (Brad Pitt); Anna May Wong’dan esinlenmiş şık ve karizmatik lezbiyen şarkıcı Lady Fay Zhu (Li Jun Li); sesli filme geçişte sinemada kariyer fırsatı elde edecek başarılı Afro-Amerikan trompetçi Sidney Palmer (Jovan Adepo); Hedda Hopper ve Louella Parsons’u anımsatan, yıldız yaratmakta olduğu kadar yerin dibine batırarak yok etmekte de usta dedikodu yazarı Elinor St John (Jean Smart); Jack sayesinde setlerde iş bulan Meksikalı genç sinema tutkunu Manuel Manny Torres (Diego Calva); ve nihayet, elde ettiği fırsatı ustalıkla kullanarak en dipten gelip en tepeye çıkan, ama kumar, içki, ve uyuşturucu tutkusu yüzünden özellikle sesli sinemaya geçişte inişe geçen, Evelyn Nesbit veya Clara Bow’dan esinlenmiş Nellie LaRoy (Margot Robbie).

    Margot Robbie plays Nellie LaRoy in Babylon from Paramount Pictures.

    Görüldüğü gibi bu masalsı öykünün tüm karakterleri Hollywood’un altın döneminde gerçekten yaşamış kişileri simgelemektedir. Partide ilişkiye girdiği, belki de tecavüze yeltendiği kız doz aşımı yüzünden ölümcül bir kriz geçirdiğinde Manny’nin becerisi sayesinde olaydan sıyrılan nüfuzlu şişko oyuncu, gerçek yaşamda soruşturma sonucu temize çıkarılarak örtbas edilen tecavüz ve uyuşturucu skandalının “kahramanı” Fatty Arbuckle’dır.

    Filmin ilk yarısında o büyülü yılları büyüleyici bir masal olarak, Mannny’nin o benzersiz masum ve tutkulu bakışından ancak masalcı olarak Grimm kardeşlerden pek geri kalmayan Damien Chazelle, anlatısının arka planında endüstrinin acımasızlığını, vahşi kapitalizmin gücünü satır aralarında, ama oldukça sert bir dille eleştirir. “Babylon”da gerçek yaşamda da var olan tek kişi, çok genç yaşata ölmüş ünlü yönetmen Anthony Minghella’nın oğlu, “The Handmaid’s Tale”den anımsadığımız, başarılı aktör Max Minghella’nın canlandırdığı efsanevi film yapımcısı İrving Thalberg’dir. Kanımca filmde Thalberg, çıkarı için her şeyi ve herkesi harcamaktan çekinmeyen, tüm gücü paraya dayalı stüdyo sisteminin simgesidir.

    Herkesi harcamak derken fiili bir gerçekten söz ediyorum. Sadece filmin daha başlarında Manny’nin sete ilk geldiği gün çekilen savaş sahnesinde yaralananlardan, “elindeki mızrağın üzerine düşerek” ölen figüranın, ya da o dönemde çekilmiş tüm güldürülerden daha komik bir sesli çekimde, sıcaktan ölen teknisyenin doğal sarf malzemesi olarak görülmesinden söz ediyorum. Irkçılıktan, ötekileştirmeden, başarı merdivenlerini tırmanırken her adımda masumiyetinin bir parçasını yitiren Manny’nin kendini Madridli bir İspanyol’a devşirmesinden, filminin güneye satılabilmesi için yeteri kadar “negro” durmayan Sidney’e yapılan akıl almaz ten rengi aşağılamasından, dönemini doldurduğunda yine sarf malzemesi olarak görüp telefonlarına çıkmadığı Jack’ı, İrving’in zorda kaldığında hiçbir şey olmamış gibi aramasından söz ediyorum.

    O günden bugüne nelerin değiştiğine gelince, John Cameron’un “Titanic” filmindeki iş kazalarında, çoğu Meksikalı ya da Costa Rica’lı çok sayıda kimliksiz figüranın öldüğünü, öln insanların sayısının tam olarak belirlenmediğini, ya da örtbas edildiğini hatırlatmakla yetinelim.

    Yaşlanan oyuncuların, kadınların, azınlıkların çiğnenip sindirilip sonra tükürüldüğü bu insafsız dünyadan kaçmak ancak yok olmak ya da ölmekle mümkün ama ne gam! Birgün sen de fiilen öleceksin, sana bir zamanlar tapmış olanlar da hatta sonrasında senin en dramatik aşk sahnene kahkahayla gülenler de ölecek. Ama senin o tapılan ya da gülünen aşk sahnen film karesinde ebediyen var olmayı sürdürecek.

    Chazelle sadece o dönemi yansıtmakla yetinmemeyi, Jack’ın bıyığıyla ileriki yıllarda bir Clark Gable’ın geleceğini, söz konusu sahneyle sinemaya “film noir” ve de gangster öykülerinin gireceğini de belirtmek istemiş olabilir ama ben yine de filmi 15-20 dakika kadar kısaltmış olmasını tercih ederdim.

    Kendi anlatısına da uyan, tüm zamanların en iyi müzikali “Singing in The Rain”e duygusal bir selam çakarak girdiği finalde Chazelle, bu uzun aşk mektubunu başarıyla bitiriyor.

    Oyunculuklara gelirsek. Devasa bir ekipten müthiş başarılı bir takım oyunculuğu elde edilmiş. Brad Pitt, her zamanki gibi çok iyi. Sahne sempatisi ve oyunculuğuyla Diego Calva çok etkileyici. Margot Robbie’nin olağanüstü Nellie yorumu kanımca kariyerinin şu ana kadarki en sağlam çalışması.

    Çılgınlığı, görkemi, grotesk bayağılığıyla sinemanın altın yıllarına keyifle izlenen hem nostaljik hem gerçekçi bir bakış. Kaçırmayın derim.

    Nusret Şen Yazdı: BABYLON: Sinemanın altın yıllarına sevgi ve nefret dolu bir aşk mektubu yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.

    Sinema ve Dizi Haberleri

  • Kör inanç “Kurtuluş” olur mu?
    Ajan47undefined Ajan47

    Kör inanç “Kurtuluş” olur mu?

    Berlinale, en dikkatle izlenen, dünyanın hemen tüm ülkelerinde yankılanan sinema festivallerinden biri. “Gastarbeiter” Türkiyeliler nedeniyle bir zamanlar “68. ilimiz” olarak kabul ediliyordu (artık 100’lere ulaşınca modası geçti), ancak sinemamız bu yılki kadar ses getirmemişti. Kazanılan başarıları hiçe saymıyorum, ama bu yıl “Sarı Zarflar” ile “Kurtuluş” iki büyük ödülü alınca gözler doğrudan “Yeni Türk(iye) Sineması”na döndü. Her iki yönetmeni de, filmi de, emeği geçenleri de kutluyorum. Muhakkak ki, tartışılacaktır, ama ateş olmayan yerden duman çıkmadığını da unutmamalı…

    İlker Çatak’ın, “Sarı Zarflar”ı Mart sonunda gösterime girecek, Emin Alper’in “Kurtuluş”u bu hafta giriyor. “Kurtuluş”, gerçek bir olaydan yola çıkan, yerelden evrensele ulaşan ve bunu gerçekten başarıyla aktaran bir film. Devletin, eline silah verdiği Hazeranlar köylerinde kalırken, silah yerine barışı isteyen Bezariler topraklarını terk etmişler. Sosyal, siyasal, ekonomik koşullar değişince eski köylerine dönen Bezariler, Hazeranlar’ı topraklarını terk etmeleri için uyarır. Hazeranlar’ın bağlı bilindiği tarikat şeyhi, daha sakin davranan, barışçıl yaklaşımı olan Ferit’e (Feyyaz Duman) karşı abisi olsa da Bezarilerden kız aldığı için gözden düşmüş Mesut (Caner Cindoruk) köylülerini yanına toplamayı başarır.

    Asıl sorunu gözden uzak tutan bağnazlıktır ve Mesut, bu bağnazlığı, düşlerine giren dedesinin verdiği fetvalarla birlikte çıkarcılığı da ileri sürerek Ferit’i postnişinden indirir. Ferit’in devletle (burada devlet, sadece askerdir, başka bir şey değil) arasını iyi tutmak için işbirliği yaptığını da hissettiriyor film bize. Yakalanan ve/veya öldürülen kişileri kimin askere bildirdiği üstü kapalı geçiyor. Rüyalar, rüyalarda görülenlerin yorumlanması ve bire bin katılarak çoğaltılan söylence iki köyün arasındaki “savaş”ı ve birinin diğerini yok etmesini doğuruyor.

    Filmin başarısı burada yatıyor zaten. Emin Alper, konuyu iyi yakalamış, iyi işlemiş ve yerelden evrensele taşımış. Başarılı bir kadro kurmuş, ilginç mekânlar bulmuş ve iyi yönetmiş. Görüntü yönetmenlerinin başarısı, hareketli ve yakın planlarda hemen fark ediliyor. Filmin ritmi hemen hiç düşmüyor, burada müziğin etkisini de göz ardı edemeyiz… Yani “Kurtuluş” ödülü hak etmiş.

    İnanç temelli bütün toplumlarda bu tür söylenceler vardır ve her seferinde de alabildiğine etkili olur. En gelişkin dediğimiz İskandinav ülkelerinde, ABD’de okulların taranması, insanların topluca katledilmesi, hatta toplu intiharlar böylesi tarikat şeyhlerinin “çözüm” önerileri olarak çıkıyor karşımıza.

    Anımsayanlar(ımız) vardır muhakkak. 1970’ler sonu 1980’ler başında, Avrupa’da Türk(iye) filmleri çok izleniyor ve yankılar yaratıyordu. Yine anımsayanlar(ımız) olacaktır: “Kilim mi, filim mi” ikilemi üzerinden tartışma büyüyordu… Avrupa’nın çok eskilerde kalan geleneksel yaşam biçimi bir yerlerde hâlâ sürüyordu ve insanlar doğal olarak merak ediyordu. Aradan geçen 50 yılda muhakkak ki sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel çok şey değişti, ama inanç temelli yaşam etkinliğini sürdürüyor (kentlere de yayıldı). “Kurtuluş” ile Emin Alper’in bu bakışı savunduğunu ileri sürmüyorum… Zaten ödül törenindeki konuşması bunun bir kanıtı.

    Savaşan dünyanın (Ortadoğu bombardıman altında) sarmalından kör inançlarla baş edemeyeceğimiz gibi bir sonucu da var “Kurtuluş”un. Dikkate değer.

    Kör inanç “Kurtuluş” olur mu? yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.

    Sinema ve Dizi Haberleri

  • İKİ KİŞİLİK TARİKAT
    Ajan47undefined Ajan47

    İKİ KİŞİLİK TARİKAT

    1849 da 6.000 kişilik tarikatın 2025 yılında 2 kişi kaldığını yazıyordu bitiş jeneriğinde.

    Baştan yazayım.

    Şizofrenik bulurum fanatizmi. Aşırı inanmayı, kendini adamayı…

    Ben değil Psikoloji Bilimi buluyor önce.

    Ben de onlardan öğrendim.

    Ann Lee küçük bir çocuk iken tek odada baba-anne sevişmelerine tanık oluyor.

    Belki bilirsiniz; çocuklar bunu “Babanın anneye şiddet uygulaması” olarak algılar.

    Çoğu çocuk ağlayarak uyanır.

    İleride travmaya dönüşür.

    Önüne gelenin İncil’i yorumladığı günler.

    100-150 yıl olmuş Protestanlık oluşumu.

    Ardından Metodistler (kiliseleri halen mevcut) peydahlamış, ahlaki disiplini ve toplumsal sorumluluğu savunmuşlardır.

    Anglikan Kilisesini atlamayalım.

    Halen 85 milyon inananı var. Yarı Katolik, yarı Protestan desem yanlış olmaz.

    Yehova Şahitleri?

    Durun biraz bilgi vereyim: Kan naklini ret ederler, askerliği ve savaşmayı ret ederler, doğum günü ve dini bayram kutlamazlar, ülkemizde de olduğunu bilirim. (Çevremde birkaç tanıdık var.)

    Onlarda şarkı türkü ilahi ile dans ederler iman ederken…

    17.yy ve sonrasında mantar gibi tarikat üremiş değil mi?

    Gelelim Ann Lee’nin tarikatına.

    Sallan Yuvarlan, ya da “Çalkala” olarak çevirebileceğimiz SHAKE’den gelen ÇALKALAYANLAR yani SHAKER’lar topluluğu

    Şarkı ve dans ederek iman ederlerdi.

    Yukarıda baba-anne cinselliğine tanık olmak ve travmadan söz etmiştim.

    Anne Lee tarikatı evlenmeyi yasaklar, bakire kalmayı öğütler.

    Ne zaman? Kendi 7 çocuk doğurduktan sonra…

    Mormon tarikatını bilir misiniz?

    Kurucusu Smith Tanrı’nın ve İsa’nın kendisine göründüğünü söyler.

    Tıpkı Ann Lee’nin kendisine inanan müritlerine söylediği gibi.

    Ama Mormon Smith önce çok eşliliği getirdi. Bir erkeğin birden çok eşi vardı.

    Çıkan sonuç nedir?

    Kuralı koyan Tanrı elçisi, kendi cinsel kimliğine ve taleplerine göre “Bana böyle dedi Tanrı’’ diyerek “İtiraz istemem ben değil Tanrı istedi!” diyebiliyor.

    Film, biraz daha kısa olsaymış dedirtti bana.

    Bir de inancımın ne kadar sağlıklı ve akılcı olduğunu gördüm.

    En azından bana inanan en az 8-10 dostum vardır!

    Sevgiyle – Dostlukla

    İKİ KİŞİLİK TARİKAT yazısı ilk önce Marjinal Sinema Kültür üzerinde ortaya çıktı.

    Sinema ve Dizi Haberleri
  • Giriş

  • Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

  • İlk ileti
    Son ileti
0
  • Kategoriler
  • Güncel
  • Etiketler
  • Popüler
  • Kullanıcılar
  • Gruplar